YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Tobie Lolness – 1. Boşlukta Yaşam

Tobie Lolness – 1. Boşlukta Yaşam

Yazar:

Kategori: Doğan Kardeş, Roman

Yaş:

Çeviren:

ISBN: 978-975-08-1314-6

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 10.2007

Resimleyen:

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%30İNDİRİM 14.26 TL   Etiket Fiyatı : 20.37 TL
-+

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Orijinal Adı : Tobie Lolness - I. La Vie Suspendue
Sayfa Sayısı : 356
Boyut : 13.5 x 19.5 cm
Tekrar Baskı : 5. Baskı / 04.2018

Minnacık bir kahraman Tobie Lolness meşe ağacında yaşayan bir halkın mensubu: Boyu bir buçuk milimetre. Şimdiye dek ailesiyle birlikte ağaçta mutlu bir yaşam sürmüş. Babası her şeye merakı olan, zeki bir bilimadamı: Sim; annesi Maïa’ysa Sim’e duyduğu aşk yüzünden ailesinin zenginliğine, kendi cimri annesine sırt çevirmiş güçlü bir kadın. Derken baba Sim olağanüstü bir keşif yapıyor ama bu keşfin ağaçtaki yaşamı tehlikeye atacağından korkarak onu insanlara açıklamaktan vazgeçiyor. O noktaya dek büyük saygı gören bu bilimadamı ve ailesi birdenbire azılı suçlular haline geliyorlar ağaç halkının gözünde. Tabii bunda gözünü iktidar ve para hırsı bürümüş, kendi çıkarları uğruna yaşamın dengesini altüst etmekten hiç çekinmeyen işadamı Jo Mitch’in de dalaverelerinin payı büyük. Annesiyle babası tutuklanıyor ya Tobie kaçmayı başarıyor. Bir zamanlar evi, yurdu olan topraklarda artık bir kaçak o. Şimdi tek başına, baştan aşağı, en tekinsiz kuytularından en büyüleyici görünümlerine, ağacı kat edecek. Belki babası dışında herkesin iddia ettiğinin tersine, ağacın dışında da bir yaşam olduğunu keşfedecek, kendisininkine koşut, güçlüklerle dolu, ağaçtan dışlanmış, gene minyatür ama içinde koskocaman yüreklerin attığı bir yaşam… Belki oradan geri dönmek istemeyecek annesiyle babasını hapsedip ölüm cezasına çarptıran, kendisini de yakaladıkları yerde öldürmeye çalışacak ağaç insanlarının arasına. Dönse bile, belki de artık çok geç olacak. Metin François Place’ın leziz desenleriyle bezeli. Eski masal kahramanlarının kanını taşıyan, parmaktan da küçük bir çocuğun; yaşadığı serüvenlerle arkadaşlığı, kalleşliği, sorumluluğu, yaşamı, doğayı ve en önemlisi kendini, sınırlarını, yapabileceklerini ve yapamayacağı şeyleri keşfeden bir çocuğun öyküsü bu. Saint-Exupéry Ödülü, Tam-Tam Ödülü gibi birçok ödül almış, her yeri saran fantastik roman çılgınlığı içinde, her biri ötekilerin bir derlemesi gibi görünen öykülerin arasında, Ağacının damarlarındaki özgün ayrıntılarla bezeli, mikroskobik bir evrende büyüyen, gelişen duru bir yüreğin yaşadığı büyük serüven anlatımından yazımına, içeriğine, gerçekten başka bir seçenek sunuyor okura.

1
Kovalamaca
Tobie bir buçuk milimetre boyundaydı, yaşı için fazla sayılmazdı bu boy. Sadece ayaklarının ucu taşıyordu ağaç kabuğunun deliğinden. Kımıldamıyordu. Gece bir kova su gibi örtmüştü çocuğun üstünü.
Tobie yıldızlarla dolu gökyüzüne bakıyordu. Kocaman kızıl yapraklar arasında parça parça uzanan gece kadar siyah ya da gözkamaştırıcı gece yoktu.
Ay çıkmayınca yıldızlar dans eder. İşte böyle diyordu Tobie kendi kendine. Bir de şunu tekrarlıyordu: “Cennette bir gök varsa, bu kadar derin değildir, bu kadar heyecan verici değildir, evet ya, bu kadar heyecan verici değildir...”
Tobie bütün bunlarla sakinleşiyordu. Uzanmış, başını ağacı kaplayan yosunlara dayamıştı. Saçlarında, kulaklarının kenarında gözyaşlarının soğuğunu hissediyordu.
Tobie kara bir ağaç kabuğunun deliğindeydi, bir bacağı zedelenmişti, iki omzunda da kesikler vardı ve saçları kan içindeydi. Dikenlerden elleri yanmıştı, acıdan ve yorgunluktan uyuşan minik bedeninin geri kalanını hissetmez olmuştu.
Birkaç saat önce yaşamı durmuştu, hâlâ burada ne işim var benim diye düşünüyordu. Burnunu her tarafa soktuğu zaman kendisine hep öyle dendiğini hatırlıyordu: “Hâlâ mı buradasın Tobie!” Bugün kendi kendine aynı şeyi fısıldıyordu Tobie: “Hâlâ mı buradayım?”
Ama düpedüz yaşıyordu işte, gökkubbeden daha büyük kederinin de bilincindeydi.
Çiçek bayramında çocuklar nasıl anne-babalarının elini sıkı sıkı tutarsa, o da bu göğe sımsıkı sarılmıştı bakışlarıyla. “Gözlerimi yumarsam ölürüm” diyordu kendi kendine. Ama gözleri iki çamurlu gözyaşı gölünün dibinde faltaşı gibi açık duruyordu.
O sırada gelenleri işitti. Korku birdenbire üstüne çullandı yeniden. Dört kişiydiler. Üç yetişkin ve bir çocuk. Çocuk meşaleyi tutuyordu.
“Uzakta değil, uzakta olmadığını biliyorum.”
“Onu yakalamak gerek. O da ödeyecek. Tıpkı annesiyle babası gibi.”
Üçüncü adamın gözleri gecenin karanlığında sarı bir ışıkla parlıyordu. Tükürdü ve “Onu ele geçireceğiz, ödeyecek, göreceksin” dedi.
Tobie uyanabilmeyi, bu kâbustan kurtulmayı isterdi, anne-babasının yatağına koşup iki gözü iki çeşme ağlamayı... Tobie, anne-babası pijamalarla aydınlık bir mutfakta kendisine eşlik etsin, sıcacık bir ballı şerbet hazırlasın, yanında da kurabiye versin, ona, “Geçti Tobie’ciğim, geçti artık” desinler isterdi.
Ama Tobie deliğin içinde tir tir titriyor, fazla uzun gelen bacaklarını içeri sokup gizlemeye çalışıyordu. On üç yaşındaki Tobie’nin peşindeydiler, koca bir halk, kendi halkı.
İşte o anda işittiği, bu korkulu ve soğuk geceden de beterdi.
Sevdiği bir sesi işitti, her zamanki arkadaşı Léo Blue’nün sesini.
Léo dört buçuk yaşına doğru gelmişti Tobie’nin yanına. İkindi kahvaltısını çalmaya. O günden sonra her şeyi paylaşmışlardı. Güzel şeyleri de, pek matah olmayan şeyleri de. Léo teyzesinin evinde yaşıyordu. Hem annesini hem babasını kaybetmişti. Babası ünlü serüvenci El Blue’den hatıra olarak, açık renk tahtadan yapılma bir bumerang saklıyordu. Bu talihsizliklerin ardından, Léo Blue içinde çok büyük bir güç geliştirmişti. En iyi de en kötü de elinden gelir gibi görünüyordu. Tobie en iyiyi tercih ediyordu: Léo’nun zekâsını ve cesaretini.
Tobie ve Léo çok geçmeden ayrılmaz bir ikili oldular. Hattâ bir ara onları, “Tobéléo” diye çağırıyordu herkes.
Tobie ve ailesinin Alçak-Dallar’a taşınacağı gün, iki kafadar Tobéléo birbirlerinden ayrılmamak için kurumuş bir tomurcuğun içinde saklanmışlardı. İki gün üç gece sonra bulunmuşlardı.
Tobie babasını ağlarken gördüğü ender anlardan biri olduğunu hatırlıyordu o ânın.
Ama o gece, Tobie tek başına kabuktaki deliğe büzülmüşken, birkaç metre ötesinde, karanlıkta meşalesini sallayarak duran kişi aynı Léo Blue olamazdı. Tobie en iyi arkadaşının, “Seni yakalayacağız! Seni yakalayacağız Tobie!” diye bağırdığını duyunca kalbinin paramparça olduğunu hissetti.
Ses daldan dala atlıyordu.
İşte o anda Tobie çok belirgin bir anısını hatırladı.
Küçücükken, Lima adında ehlileştirilmiş bir yaprak biti vardı Tobie’nin. Tobie daha yürümeyi öğrenmemişken onun sırtına binerdi. Bir gün bit aniden oyunu bıraktı ve Tobie’yi çok derin ısırarak bir paçavra gibi silkeledi. Şimdi Tobie anne-babasını hayvandan ayrılmak zorunda bırakan o delilik nöbetini hatırlıyordu. Delirdiğinde Lima’nın gözlerinin aldığı şekli belleğinde taşıyordu: Bitin gözlerinin ortası, yağmurun altındaki küçük bir su birikintisi gibi büyümüştü. Annesi Tobie’ye, “Bugün Lima’ya oldu, ama bir gün herkes delirebilir” demişti.“Seni yakalayacağız Tobie!”
Tobie bu vahşi çığlığı yeniden işitince Léo’nun gözlerinin çıldırmış bir hayvanınkiler gibi dehşet verici olduğunu tahmin etti. Evet, yağmurda kabarmış küçük su birikintileri gibi.Küçük topluluk delikleri ve yarıkları iyice yoklamak için sivri uçlu sopalarla ağaç kabuğuna vura vura yaklaşıyordu. Tobie’yi arıyorlardı. Termit avını hatırlatıyordu bu durum. Babalarla oğulları yılda bir kez, ilkbaharda, uzak dallara kadar bu zararlı hayvanları avlamaya giderdi.
“Onu deliğinden çıkaracağım.”
Bu cümleyi kuran ses öyle yakındaydı ki Tobie üstünde bir nefesin sıcaklığını hissettiğini sandı. Kıpırdamaz oldu, gözlerini kapamaya bile cesaret edemedi. Ateşin yansımalarıyla yaladığı karanlıkta sopa darbeleri Tobie’ye yaklaşıyordu.
Sivri sopa Tobie’nin yüzünün bir parmak ötesine sertçe indi. Çocuğun minik bedeni korkudan kaskatı kesilmişti. Yine de ara sıra avcıların gölgeleri arasından beliren gökyüzünden ayırmıyordu bakışlarını. Bu kez yakalanmıştı. İşi bitmişti.
Bir anda gece yeniden çöktü üstüne. Öfkeli bir bağırış çınladı:
“Eh Léo, ateşi söndürdün mü?”
“Düştü. Özür dilerim, meşale yere düştü...”
“Geri zekâlı!”
Grubun tek meşalesi sönmüştü, aramanın karanlık gecede sürdürülmesi gerekiyordu.
“Bu yüzden vazgeçecek değiliz. Onu bulacağız.”
Birinci adamın yanına bir başkası katılmıştı, kabuğun yarıklarını el yordamıyla araştırıyordu. Tobie kendisine bunca yakın ellerin hareketiyle kıpırdayan havayı bile hissediyordu. İkinci adam kesinlikle içki içmişti çünkü buram buram alkol kokuyordu, hareketleri sert ve düzensizdi.
“Onu ben yakalayacağım. Ben paramparça edeceğim onu. Ötekileri de onu bulmadığımıza inandırırız.”


Benzer Kitaplar