YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Tobie Lolness – 2. Elisha’nın Gözleri

Tobie Lolness – 2. Elisha’nın Gözleri

Yazar:

Kategori: Doğan Kardeş, Roman

Yaş:

Çeviren:

ISBN: 978-975-08-1376-4

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 02.2008

Resimleyen:

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%30İNDİRİM 12.31 TL   Etiket Fiyatı : 17.59 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlıkKitap Akrabalıkları
Sayfa Sayısı : 388
Boyut : 13.5 x 19.5 cm

“Tobie Lolness – 2. Elisha’nın Gözleri”

Bir buçuk milimetrelik kahraman! Tobie’nin dünyası altüst oldu! Büyük meşe can çekişiyor, yüreğini kemirenler var! Karayosunları, likenler sarmış dallarını. Léo Blue Doruklar’da bir zorba olmuş, Elisha’yı tutsak etmiş. Ağacın sakinleri gizleniyor. Amansız bir av başlamış. Gene de Tobie gizlice mücadele veriyor, tek başına da değil üstelik. Kara kışta, direniş başlıyor. Tobie ailesini bulmayı, hassas dünyasını kurtarmayı becerebilecek mi? Elisha’ya kavuşabilecek mi? Akıllardan çıkmayacak minyatür bir dünyada, büyük bir romanın ikinci ve sonuncu cildi, serüven, dostluk ve aşkla dolu. Timothée de Fombelle 2006’da Saint-Exupéry ve Tam-Tam, 2007’de de Sorcières Ödüllerini aldı.

1
Kesik Kanatlar

Eğer aptallığın bir ağırlığı olsaydı, binbaşı dalı çoktan kırmıştı. Ağaç kabuğunun üstüne oturmuş, ayaklarını boşluğa sarkıtmış, tam altında kımıldayıp duran siyah bir şekle ok atıyordu.
Binbaşı Krolo öyle aptal, öyle kazkafalıydı ki! Üstelik bütün benliğiyle sımsıkı sarılmıştı aptallığına. Aptallık alanında profesyonelden de öte tam bir dâhiydi.
Ağaçta vakit geceydi. Dondurucu bir rüzgârın estiği, yer yer sislerin indiği bir gece. Aslında gün boyunca da karanlıktı ağaç. Önceki günden beri ağacın dorukları kıyamet gibi karanlık bir göğe gömülmüştü. Rutubet yüzünden dallardan baharatlı çörek kokusu yükseliyordu.
“İki yüz kırk beş, iki yüz kırk altı...”
Ağacın özsuyuna bulanıp yapış yapış olmuş şu hayvancığın işini kaç okla bitirecekti acaba? Sert kıldan yapılma bir mantoya sarınmış Krolo fırlattığı okları sayıyordu.
Pantalon askılarını şaklatmak için parmaklarını mantosunun altına soktu.
“İki yüz elli...”
Baştan aşağı memnuniyet dolu bir ürperti geçti bedeninden; binbaşı yakasını ilikledi.
Varlığı herkesten kabul görmüş bir yetenekle uzun süre türdeşlerine işkence etmişti. Birkaç kişisel sorun yaşadıktan sonra yaşamına yeni bir yön vermiş, adını değiştirmiş, tanınmamak için kemer yerine pantalon askıları takmıştı. Kendine binbaşı rütbesi uydurmuştu ve temkinli davranarak artık sadece hayvanlara işkence ediyordu.
Bu işi de geceleyin, biraz uzaklaşarak, gizlice, sessiz sedasız yapıyordu. Annesinden gizli pipo içmeye giden bir çocuk gibiydi.
Daha aşağıda, zavallı yaratık başını son bir kez celladına doğru kaldırdı. Bir kelebekti bu. Kanatları kesilmiş bir kelebek... İşlem kaba bir biçimde, ağzı pek keskin olmayan bir baltayla gerçekleştirilmişti. Hayvancağızın sırtında bırakılan iki acınası çıkıntı boşlukta kanat gibi çırpıyordu. Tam bir barbara yaraşacak bir tablo.
Krolo hayvanı sağ tarafından vurarak, “İki yüz elli dokuz” diye saydı.

Birdenbire, binbaşının arkasından, yoğun sisin içinden bir gölge geçti.
Bu sırada hiç gürültü çıkmadı. Çevik gölge yukarıdan gelip ağacın kabuğunu yalayarak geçti, karanlıkta yok olup gitti. Evet birisi olup bitenleri seyrediyordu. Binbaşı hiçbir şey görmemişti. Aptallık tüm zamanlı bir uğraştı çünkü.

Krolo’nun son fırlattığı ok kelebeğin etine saplanmıştı. Topallayan hayvancık hiç inlemeden şahlandı.
Gölge olağanüstü bir çeviklikle kendi etrafında dönerek yeniden geçti. Yarı dansçı yarı akrobat gölge, Krolo’yu gözetliyordu. Bu kez kelebeğin gözünden bir yansıma geçti.
Krolo endişeyle arkasına döndü:
“Asker? Sen misin?”
Beresinin üstünden sinirli sinirli kafasını kaşıdı. Dar bir alnı vardı, örgü beresinden birkaç yağlı bukle fışkırmıştı.
Küçük kafasına ve az sayıdaki beyin hücresine rağmen binbaşı Krolo gölgenin askerlerinden birine ait olmadığını pekâlâ biliyordu. Herkes şundan söz ediyordu: Akşamları gizemli bir gölge Doruklar’da geziniyormuş. Devriye gezer gibi görünen, kaçıp gidiveren bu varlığın ne olduğu, kim olduğu bilinmiyordu.
Yanında başkaları varken, Krolo bu hikâyeye kesinkes inanmıyordu. Her zamankinden daha da salak bir tavır yakınıyor, acınacak bir halde, “Ne? Gölge mi? Geceleyin mi? Hah hah!” diyordu.
Ama eskiden başına gelen birtakım can sıkıcı olaylardan beri binbaşı her şeyden korkuyordu. Hattâ bir sabah yataktayken, yorganından çıkan ayak parmağını böcek sanarak kopartmıştı.

Kendini inandırmak için, “Asker! Orda olduğunu biliyorum! Bir daha yaparsan seni dala yapıştırırım...” diye bağırdı.
Bir sis bulutu binbaşının üstüne çöktü ve bu dondurucu karanlıkta bir elin omzuna dokunduğunu hissetti.
“Hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!”
Krolo küçük bir kız gibi çığlık attı. Ani bir hareketle başını çevirerek dişlerini kendisine değen elin etine iyice geçirdi.
Binbaşı Krolo olağandışı reflekslere sahip olmakla övünürdü. Gerçekten de karşılık vermek ve saldırganın eline saldırmak için hiç zaman kaybetmemişti. Hayranlık verici bir durum...
Ama ne yazık ki sağını solunu şaşırmıştı, kesici dişlerinin kendi omzuna gömülüp kemiğe dayandığını hissetti.
Bu düzeyde bir aptallık söz konusu olunca pekâlâ deha diyebiliriz buna.
Bu kez boğuk bir çığlık çıktı ağzından. Binbaşı acıyla havaya sıçradı ve robdöşambrlı tuhaf bir tipin ayaklarının dibine düştü.



Benzer Kitaplar