| | | | | Zengin içerikleri, özgün tasarımları, bağımsız kimlikleriyle “Sanat Dünyamız”, “kitap-lık” ve “cogito” sanat, edebiyat ve düşünce alanında Türkiye’de köklü bir yayıncılık geleneği sürdürüyor. |
| | | | 1974’ten bu yana sanat tarihine dair yeni yaklaşımları ve güncel sanatın hareketli dünyasını sayfalarına taşıyan, sanata ve bağlarına dair özgür bir zemin kuran “Sanat Dünyamız”. |
| | SANAT ALANINDA ONARIMIN İMKÂNLARI ÜZERİNE Alâra KusetKırılganlık, sanat dünyasında kimi zaman sanatçının kişisel deneyimine, duyarlılığına, incinebilirliğine, kendini açık etme biçimlerine atfedilen bir kavram olarak kullanılır. Daha can alıcı bir mesele ise kelimenin başka bir yerden kurulan anlamındadır: Sanat alanının kendisi esasen kırılgan bir yapı olarak düşünülebilir. Bu yazıda, sanat kurumlarının yapısal kırılganlığını ve bu kırılganlığın onarımının koşullarını tartışmaya açacağım. Sanat alanının kendisi kırılgan bir yapı. Bu kırılganlık, yapısal ilişkilere, kurumsal sürekliliklere, örgütlenme pratiklerine ve bu alanın kendini düzenleme kapasitesine içkin. Burada kırılganlık derken kastettiğim, bir zayıflık ya da eksiklik değil; dayanıklılığını dışsal ilişkiler, kişisel ağlar ve sembolik sermaye üzerinden kuran bir alanın kendini sürdürebilme kapasitesinin ne kadar koşullu olduğu. Sanat dünyası, görünürde özgürlük, eleştiri ve yaratıcılık idealleri üzerine kurulu; fakat pratikte bu alan, şeffaf olmayan hiyerarşilere, kurumsal belirsizliklere, kişisel otoritelerin belirleyici olduğu ilişki ağlarına ve çoğu zaman sözleşmesiz, güvencesiz, duygusal emek yoğun çalışma biçimlerine dayanıyor. Müzeler, galeriler, bienaller, kolektifler, dergiler, internet siteleri gibi çeşitli sanat kurumları idealist söylemlerinin altında genellikle son derece kırılgan örgütlenme modelleriyle ayakta kalıyor. Bu nedenle, bugün sanat dünyasında sıkça karşımıza çıkan ifşa süreçleri ‒mobbing, taciz, sömürü veya toksik çalışma ilişkileri gibi‒ sadece bireysel eylem ve kişilerle sınırlı meseleler değil. Bu süreçler, alanın kendisinin kırılganlığını açığa çıkarıyor. İfşa, bir krizi başlatmıyor; ifşa, zaten uzun süredir var olan kırılganlığın görünür olduğu an. Asıl mesele, kurumların bu görünürlüğe hangi tepkileri verdiği ve kırılganlıklarını nasıl ele aldığı. Sanat Dünyamız Sayı: 207 |
| | | | | | Yenilenen kapağı, boyutları ve iç tasarımıyla üç aylık edebiyat dergisi. 1993 yılından günümüze, hazırladığı dosyalar ve genç edebiyatçılara verdiği destekle, yayımladığı çeviri ve telif yazılarla Türk edebiyatı kadar dünya edebiyatının da nabzını tutan "kitap-lık" dergisi. |
| | Kürklü Venüs ve Kürk Mantolu Madonna Aşkın Halleri Mukadder Özgeç Önay Sözer’in anısına…Kürklü Venüs ve Kürk Mantolu Madonna yaklaşık 70 yıl arayla yazılmış iki ünlü başyapıt. Yıllar önce Önay Sözer önermişti: “Kürk Mantolu Madonna’yı Kürklü Venüs’le karşılaştırarak oku” demişti. Bu öneriyi hiç unutmadım. Ve ancak 2025 sonlarında, özellikle “Önay bu karşılaştırmayı neden önermiş olabilir?” sorusuna yanıt arayarak okudum. Bu iki roman arasında ilk belirgin yakınlık –başlıklardaki “kürk” sözcüğünü şimdilik saymazsak– iki romanın da yazıldıkları döneme göre oldukça sıra dışı işlenmiş aşkları, yolunda gitmeyen sevgililiği öne çıkarmaları. Kürklü Venüs “mazoşizm”in dile geldiği ilk kitap. Hatta mazoşizm, adını, romanın yazarı Leopold Von Sacher-Masoch’tan alıyor. 1870’te yayımlanan bu roman günümüze dek çok satılan, belli ki çok okunan bir roman olmuş. Roman boyunca Severin ve Wanda arasındaki sapkın ilişkiyi okuruz. Wanda’ya âşık Severin bir köleye dönüştürür kendini, onun ayaklarına kapanır, kırbaçlanmayı ister, Wanda’dan kendisine yapması için zorladığı işkencelerle acı/haz arasında kıvranan bir “hasta” konumunda sürdürür ilişkiyi. Sonunu baştan söyleyecek olursak Severin’in bu serüvendeki son sözü: “Sağlığıma kavuştum” olur. Demek üzerine gidilebilecek, iyileştirilmeye çalışılan bir sorun vardır. Türkçe çevirisinde, kitabın sonuna eklenmiş Gilles Deleuze’ün “Masoch’un Romanına İlişkin Öğeler” başlıklı yazısında üzerine gidilecek sorunun ne olabileceği konusunda ipuçları bulabiliriz. Deleuze, Masoch’un âşıklarına, aşkın –hem “aşk” hem de “aşkın” olarak– hallerine dikkat çeker: Neden böyledir? Masoch’a yüklenmek istenmiş ‘kadın düşmanlığı’ niteliği mi bu sözleri yazdırmıştır ona? Bu açıdan bakıldığında Kürklü Venüs’te yazarının kadınlara, aşka, soğuk heykellere ilişkin Deleuze’ü destekleyen söylemlerinin bol bol örneklendiğini görebiliriz. Masoch kadınların erkeklere oranla doğaya çok daha yakın olduklarını düşünür. Romanda bu bağlamda Wanda’yı şöyle konuşturur: Medeniyetin kaydettiği bütün ilerlemelere karşın kadın, doğanın elinden çıkmış haliyle kalmıştır, kadın, o an hangi duygunun hâkimiyeti altındaysa ona göre sadık ve sadakatsiz, asil ruhlu veya gaddar özellikler gösteren vahşi bir hayvanın karakterine sahiptir. Tarihin her döneminde ahlaklı karakteri, ciddi ve derin bir eğitim yaratmıştır. Erkek her ne kadar bencil ve kötü niyetli olsa bile ilkelerin, kadınsa anlık hislerinin peşinden gider. (s. 78-79) Demek erkek ve kadın arasındaki benzemezliktir asıl sorun. Birinden birine bir üstünlük verilmeden belirlenmiş bu benzemezlikle aşk neredeyse olanaksızdır. Bu yüzden aşk kaynağını suretlerde, sanatta arar, yine bu yüzden Wanda’nın kendinden önce “Kürklü Venüs” tablosu, bahçedeki heykeller; Kürk Mantolu Madonna’da Maria Puder’den önce kendini çizdiği tablosu istek uyandırabilmektedir. kitap-lık Sayı: 241 |
| | | | | | Yayımlanmaya başladığı 1994 yılından bugüne, her sayısında dosya temasına disiplinlerarası bir yaklaşımla ışık tutan “cogito”. |
| | Bugün, Sahne Nedir? Ayberk Erkay
Bu dosyayı hazırlama fikri, ulaşamayacağımı bildiğim bir tanıma ihtiyaç duymamla doğdu. Bir vesileyle bugün özelinde sahneyi tanımlamam gerektiğinde, kesin bir tanıma varamayacağımı biliyor, didaktik bir kesinlikten zaten kaçınıyor, öte yandan daha dolaysız yaklaşabileceğim bir mekânı irdeliyordum. Bu süreçte sahneye dair düşünürken, bugünün neredeyse tüm düşünce alanlarına ve pratiklerine uğradığımın, sorduğum sorunun bunu kaçınılmaz kıldığının farkına vardım. Çünkü belki de sahne, hiçbir zaman bu kadar görünür, bu kadar konuşulur ve aynı zamanda bu kadar belirsiz olmamıştı. Bu, şüphesiz, tarihsel bir yanılsama olabilir, fakat öte yandan, tiyatroya alan olarak hizmet eden mekânların çoğaldığı, performans pratiklerinin disiplin sınırlarını aştığı, dijital araçların sahneyle iç içe geçtiği, bedenin, sesin ve dilin yeni rejimler altında yeniden dolaşıma girdiği bir tarihsel eşikte olduğumuzu pekâlâ iddia edebiliriz. Buna rağmen ya da tam da bu yüzden sahnenin ne olduğu sorusu, artık yalnızca estetik ya da teknik bir tartışma başlığı değil; ontolojik, politik ve etik bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Sahne bugün hâlâ bir yer midir, yoksa bir ilişki mi? Bir temsil alanı mı, yoksa bir olay, bir eşik, bir kesinti mi? Kimin sahnesi, kimin bedeni, kimin dili ve hangi bakış için? Bu dosya, “Bugün, Sahne Nedir?” sorusunu tek bir yanıt üretmek amacıyla değil, bu sorunun neden artık kolayca yanıtlanamadığını görünür kılmak için hazırlandı. Sahneyi sabit bir tanıma kavuşturmak yerine, onu tarihsel olarak genişleyen, parçalanan, yer değiştiren ve çoğu zaman kendi sınırlarını ihlal eden bir düşünce alanı olarak ele almayı öneriyor. Bugün sahne, yalnızca tiyatro binalarında değil; ritüelde, sokakta, zihinde, dijital uzamda, çeviri süreçlerinde, öz-anlatılarda, politik eylemlerde, toplumsal kimliklerde ve kimi zaman sahnenin yokluğunda kendisini hissettiriyor. Dolayısıyla sahneyi tartışmak, artık yalnızca tiyatroyu tartışmak anlamına gelmiyor; temsil, canlılık, mevcudiyet, iktidar, dil, deneyim ve dahası üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Dosyanın bütünü, bu açıdan bakıldığında, sahneyi ne kaybolmakta olan bir kutsal alan olarak nostaljik biçimde savunuyor ne de sınırsız bir genişleme anlatısı içinde romantikleştiriyor. Aksine, sahneyi bugün nerede zorlandığı, nerede çatladığı, nerede yeni imkânlar ve yeni riskler ürettiği üzerinden düşünmeye davet ediyor. Bu davet, kuramsal metinlerle olduğu kadar söyleşilerle, denemelerle ve sınır ihlâli yapan yazılarla da ilerliyor; çünkü sahnenin kendisi gibi bu dosya da tek bir dil, tek bir yöntem ya da tek bir bakış açısıyla yetinmiyor. cogito Sayı: 119 |
| | | | Eleştirel düşünceyi ve estetik tartışmaları sayfalarına taşıyan üç süreli yayın YKY Kitaplığının uzun soluklu parçaları arasında yer alıyor. “Sanat Dünyamız” 52 yıldır okurlarıyla buluşurken, “kitap-lık” 33, “cogito” ise 32 yıldır yayınına devam ediyor. |
| | | | Loca’da Şubat Buluşmaları |
| |  | YKY Kitap Kulübü:
“Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi” Söyleşi Cem Alpan |
| | 19 Şubat 2026 / Perşembe / Saat: 18:30 | LOCA |
|
| |  | Tuğçe Ulugün Tuna "Yerin Tadı" Performans Tuğçe Ulugün Tuna |
| | 20 Şubat 2026 / Cuma / Saat: 18:30 | Portiko (Yapı Kredi Kültür Sanat - Bina Girişi) |
|
| |  | Cinsellik Dijital Dünyaya Taşınınca Psikanalistlerle Çocuk ve Ergen Söyleşileri Alper Şahin, Sezai Halifeoğlu, Talat Parman |
| | 22 Şubat 2026 / Pazar / Saat: 18:00 | LOCA |
|
| |  | “Kırmızı Deynek” - Yaşar Kemal’in Şiir Evreninde Bir Yolculuk Gösteri |
| | 28 Şubat 2026 / Cumartesi / Saat: 16:00 | LOCA |
|
| | | |
|