YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Aylak Köpek

Aylak Köpek

ISBN: 978-975-363-287-8

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 03.2000

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%30İNDİRİM 5.83 TL   Etiket Fiyatı : 8.33 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Orijinal Adı : Seg-i vilgerd
Sayfa Sayısı : 86
Boyut : 13,5 x 21 cm
Tekrar Baskı : 11. Baskı / 02.2018

Yazdıklarında yarattığı Kafkaesk dünyayla modern İran edebiyatının kurucularından sayılan Sâdık Hidâyet’ten Türkçede ilk çeviri Varlık dergisinin 1 Aralık 1957 tarihli sayısında çevirmen adı belirtilmeden yayımlanan “Üç Damla Kan” öyküsüydü (1957). Yirmi yıl sonra ise başka bir öyküsü, bu kez Behçet Necatigil’in çevirisiyle, Türkçeye kazandırıldı: “Sahipsiz Köpek” (Varlık, Aralık 1977). Necatigil’in değerlendirmesiyle “Roman ve hikâyelerinin konularını yoksul halk kesimlerinden alan, gerçekleri sosyal-devrimci bir yaklaşımla ve korku yüklü fantastik bir hava içinde değerlendiren … , bir yandan da yalnız adamın varlık nedenlerini araştır(an)” Sâdık Hidâyet’in Türkçede ilk kitabı ise, yine Behçet Necatigil’in unutulmaz bir çeviriyle dilimize kazandırdığı başyapıtı, tek romanı (ya da novellası) Kör Baykuş (Bûf-i kûr, 1936; Varlık, 1977) oldu. (Hidâyet’in, Rıza Şah’ın baskı yönetimi yüzünden gittiği ve eski İran tarihinin metinlerini aslından okuyabilmek için Pehlevice öğrendiği Hindistan’da yayımladığı bu kitap, İran’da yasaklanmıştı.) André Rousseaux’nun “yüzyılımız edebiyat tarihinde bir kilometre taşı” diye övdüğü Kör Baykuş, Fransızca, Rusça, İngilizce, Almanca, Macarca ve Çekçeden sonra aktarıldığı Türkçede, aynı zamanda çağdaş İran edebiyatından ilk roman örneğini oluşturuyordu. Necatigil, 1978’de yazdığı “Türkiye’de Çağdaş İran Edebiyatı / Doğumunun 75. Yılında Sâdık Hidâyet” yazısının sonunda şu dileğini dile getiriyordu: “Ben, Sâdık Hidâyet’i Türkçe’deki iki hikâyesi ve tek romanı Kör Baykuş’la sevdim. Vakti gelse de başka hikâyeleri ve masalları da çevrilse, diyorum.” Bu dileğin gerçekleşmesi yolunda ilk adım, Kör Baykuş’un önceli sayılan, ayrıca bu kitapla ve Üç Damla Kan’la birlikte Hidâyet’in üçlemesini oluşturan Diri Gömülen’in (Zinde be-gûr, 1930) 1995 yılında Mehmet Kanar’ın çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmasıyla atıldı. (Kör Baykuş dışında, Türkçede şimdiye kadar yayımlanan bütün Sâdık Hidâyet kitapları Kanar’ın çevirisiyle YKY’den çıkmıştır.) 1997’de ise Hidâyet’in çok yönlü insan ve yazar kimliğinin önemli bir yanını açığa çıkaran Vejetaryenliğin Yararları (Fevâid-i giyahhârî, 1927) yayımlandı. Kendisi de vejetaryen olan Hidâyet, Hazret-i Ali’nin “Midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın” sözüyle başladığı bu kitapta vejetaryenliği bütün boyutlarıyla ve nerdeyse bir dünya görüşü düzeyinde inceliyordu. 1998’de çıkan Hacı Aga’da (Haci Aga), Sâdık Hidâyet’in, İran’ın sermaye çevrelerinin ve dini bile çıkarlarına alet etmekten çekinmeyen yüzsüz politikacıların ipliğini pazara çıkaran gerçekçi taşlama yazarı yanıyla karşılaştık. 1999’da Üç Damla Kan’ın (Se katre hûn, 1932) yayımlanmasıyla Hidâyet’in üçlemesi tamamlanmış oldu. Hidâyet bu kitabında da, Kafka gibi modernlerin izinde bir yazar kimliğiyle, bunaltılı, karabasanlı bir dünya çiziyor, yalnızlık, gerçek dünyadan kaçış, boşluk duygusu ve ölüm gibi temel izleklerini sürdürüyordu. Aynı yıl çıkan Hayyam’ın Terâneleri’nde ise Ömer Hayyam’ı ve rubailerini bütün boyutlarıyla inceleyen bir araştırmacı olarak gördük Hidâyet’i. Sâdık Hidâyet’in Türkçede şimdilik son kitabı, adını Necatigil’in yıllar önce “Sahipsiz Köpek” adıyla dilimize çevirdiği öyküden alan Aylak Köpek (Seg-i vilgerd, 1942). Üçlemesinin devamı sayılabilecek kitaplarından biri olan Aylak Köpek, Hidâyet’in yaşam ve toplum görüşünün İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımla çok olumsuz bir havaya büründüğü, inziva ve intiharın kaçış yolu olarak gösterildiği, mutluluğu bu dünyada bulmanın mümkün olmadığının ele alındığı yedi öyküden oluşuyor. Hidâyet bu öykülerinde geniş ölçüde Freud’dan yararlanıyor. İnsanın “doğal ihtiyaçlar”ı ile “insani ve mantıki ihtiyaçlar”ının çeliştiğini gösteriyor. Bütün yazdıklarında yaptığı gibi, bir bakıma kendini anlatıyor.

Zerrinkülah Gulbebû'nun karısı olma umudunu besleyebilir miydi acaba? Oysa henüz kocaya varmamış iki ablası vardı. Üstelik annelerinin gözünde öbür ikisinden de bahtıkara değil miydi? Çünkü o dünyaya gelmeden babası ölmüştü. Annesi "Sen yedin babanın başını!" diye başına kakar durur, kademsizlikle suçlardı onu. Fakat aslında, annesi Zerrinkülah'ı doğurduktan sonra sıtmaya yakalanmış ve iki ay boyunca yatmıştı. Bu yüzden hoşlanmazdı annesi ondan. O gün gurub vakti bütün işçiler paydos edip engebeli arazi üstünde kahverengi sicimlerle örülmüş gibi duran asmalıkların arasından çıktılar; Siyahâb ırmağına doğru yönelip üzümleri her günkü gibi köyün aksaçlısı Mandegar Ali'ye teslim ettiler. Zerrinkülah, annesi ve Mihribanu yolda karşılaştıkları Gûgul ile beraber yüksek burçlu kerpiç kalelerine doğru yürümeye başladılar. Zerrinkülah yolda Gulbebû'ya olan aşkından söz etti Mihribanu'ya. Mihribanu da onu teselli etti ve elinden gelen yardımı esirgemeyeceğine söz verdi. Zerrinkülah için ne çetin bir gece geçmişti! Gece mehtaplıydı. Uykusu tutmuyordu; su içmeye kalktı. Sonra sundurmaya çıktı. Hayır, hiç uyumak gelmiyordu içinden. Hafiften bir esinti vardı. Göğsü açık olsa da soğuğu hissetmiyordu. Odada bir ejderha gibi uyuyan annesinin horultusunu işitiyordu. Her an uyanıp ona seslenebilirdi; ama ne önemi vardı? Çünkü tüm vücudunun coşup kaynadığını hissediyordu. Ayaklarının ucuna basa basa havuz başına gitti, nar ağacının altında durdu. Bu saatte ağaç, yer, gök, yıldızlar, mehtap, hepsi özel bir lisanla konuşuyorlardı sanki onunla. Şimdiye kadar hissetmediği hüzün ve zevk verici bir haldi bu. Ağaçların, suların, meltemin, hatta evin yüksek duvarlarının ve içine hapsolduğu kalenin, havuz yalağındaki yoğurt çömleğinin dilini pekala anlıyor ve yüreğinde hissediyordu. Yıldızlar havaya saçılmış çiy taneleri gibi titrek aydınlıklarıyla zayıf ve korkak korkak ışıldıyordu. Bütün bunlar ve sıradan, önemsiz her şey tuhaf, olağandışı ve gizemli gelmeye başladı ona. Uzak ve bilinmez anlamları vardı ve kavrayamıyordu. Gayri ihtiyari elini göğsünde, memelerinde ve kollarında gezdirdi. Gece meltemi saçlarını dağıtmıştı. Nihayet havuz başına oturdu. Boğazı düğümlenmişti. Başladı ağlamaya. Ilık gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Bu yumuşak ten, bu ince bel Gulbebû'nun sarması için yaratılmıştı. Küçük memeleri, kolları, tüm vücudu toprağın altına girse ne iyi olurdu! Annesinin evinde küfürle, talihsizlikle kırış kırış olup, memelerinin sarkmasından, yaşamının boşu boşuna, amaçsız ve aşksız yitip gitmesindense toprağın altında çürümesi daha iyiydi. Bu öfkenin, boğazında düğümlenen şu bedbahtlığın şerrinden kurtulmak için toprakta sürünmek, üstünü başını paralamak istiyordu. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Yaşamı boyunca karşılaştığı tüm acı olaylar gözünde canlandı. İşittiği küfürler, yediği dayaklar. Henüz küçük bir çocukken annesi kafasına bir yumruk indirir, eline bir parça ekmek verir, kapının önüne oturturdu. O da kel, gözü illetli çocuklarla oynardı. Bir güleryüz, en küçük bir şefkat dahi görmemişti annesinden. Bütün bu talihsizlikler on kat daha büyümüş, korkunçlaşmıştı gözünde. Yine de Mihribanu ile annesi onu teselli ediyor ve ne zaman annesinden dayak yese, onların evine sığınıyordu. Zerrinkülah gözyaşlarını giysisinin yeniyle sildi ve birazcık yatıştığını hissetti. Izdırabı ve içindeki isyan ateşi sönünce rahatladı. Bilinmez bir sakinlik kapladı ansızın tüm vücudunu. Gözlerini kapayıp ılık havayı kokladı. Ama Gulbebû'nun yüzü gitmiyordu gözünün önünden. On on iki batmanlık denkleri saman çöpü gibi kaldırıp eşeğin sırtına koyan güçlü kolları, kumral dik saçları, kızıl kalın ensesi, bitişik gür kaşları, gür ve dolaşık sakalı. Artık anlamıştı tasarladığı sınırlı dünyanın ötesinde bir başka dünya olduğunu.



Benzer Kitaplar