YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Alacakaranlık

Alacakaranlık

ISBN: 978-975-08-0275-6

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 08.2001

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%30İNDİRİM 8.40 TL   Etiket Fiyatı : 12.00 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Orijinal Adı : Sâyerûşen
Sayfa Sayısı : 116
Boyut : 13.5 x 21 cm
Tekrar Baskı : 8. Baskı / 03.2019

Alacakaranlık: Sâdık Hidâyet’in Türkçedeki ilk kitabı Behçet Necatigil’in dilimize kazandırdığı başyapıtı Kör Baykuş’tu (Varlık, 1977; YKY, 2001). Daha sonra YKY’den Mehmet Kanar çevirisiyle çıkan Diri Gömülen (YKY, 1995) ve Üç Damla Kan’da (YKY, 1999) Kafka gibi modernlerin izinde gerçeküstücü bir yazar; Vejetaryenliğin Yararları’nda (YKY, 1997) vejetaryenliği, Hayyam’ın Terâneleri’nde (YKY, 1999) ise Ömer Hayyam’ı ve rubailerini bütün boyutlarıyla inceleyen bir araştırmacı; Hacı Aga’da (YKY, 1998) 1940’lı yılların İran’ında sermaye çevrelerinin ve dini bile çıkarlarına alet etmekten çekinmeyen yüzsüz politikacıların ipliğini pazara çıkaran gerçekçi bir taşlama yazarı olarak gördük onu. Yine Mehmet Kanar’ın çevirisiyle sunduğumuz Alacakaranlık (Sâyerûşen, 1942), adlı yapıtında ise, öteki öykülerinde olduğu gibi, 1930’lu yıllar İran’ının geri kalmışlık ve yönetim sorunlarını dile getiriyor. Jules Verne, Hayyam ve Freud gibi farklı yazarların etkilerinin açıkça görüldüğü bu öykülerde, bugün bile Doğu toplumlarında güncelliğini koruyan dayak, çokeşlilik, sevgisizlik, vefasızlık, kötü arkadaş, hurafeler, sıtma ve esrar bağımlılığı gibi konuları ele alıyor; değişmez izlekleri olan ölüm, ruh ve öbür dünya üzerine tartışıyor; Fars kültür ve medeniyetinin Arap kültür ve medeniyetinden üstün olduğunu kanıtlamaya çalışırken Budist felsefesi ışığında hayatı ve ölümü işliyor…

İki bin yıl sonra insanoğlunun ahlakı, âdetleri, duyguları ve tüm yaşamı tamamen değişmişti. İki bin yıl önce çeşitli dinlerin ve inançların insana vaat ettiği şeyi bilim gerçekleştirmişti. Susuzluk, açlık, aşk ve insanın diğer gereksinimleri giderilmiş, yaşlılık, hastalık ve çirkinlik insan tarafından mahkûm edilmişti. Aile yaşamı terk edilmişti ve bütün insanlar arı kovanına benzer çok katlı büyük binalarda yaşıyordu. Fakat bir sorun kalmıştı; dermansız bir dert. Bu da, amaçsız ve anlamsız yaşamanın verdiği yorgunluk ve bıkkınlıktı.

Susen’in yaygın ve bulaşıcı bir hastalık olan yaşam bezginliğinin yanı sıra bir rahatsızlığı daha vardı: Maneviyata eğilim göstermek. Kendisi de bunun ne olduğunu bilmiyor ama, yine de peşinden gidiyordu. Gün boyunca gökdelenin yirmi ikinci katındaki işliğinde didiniyor ve düşüncelerini heykellere döküyordu. Gönül rahatlığıyla çalışabilmek için dostlarından ve tanıdıklarından uzaktaki “Kanar” şehrini tercih etmişti özellikle. Çünkü o, düşüncelerle, maneviyatla iç içe kendi düşünceleri için yaşıyordu. Kendine özgü garip bir yaşam tarzıydı bu. Su­sen, her türlü keyif ve eğlenceyi kendinden uzaklaştırmıştı ve ciddiyetle işine eğiliyordu.

Bir gün gurup vaktine doğru Susen, üzerinde çalışmakta olduğu heykeli bırakıp stüdyosuna girdi. Metal kollu ince duvarı geri çekince odanın penceresi de geri geri gitti. Ruhsuz, duygusuz bir görünümü vardı Susen’in; yüzü ciddi, sevimli ve hareketsizdi. Mumdan yapılmış gibiydi adeta. Yukardan şehrin görünümü boğucu ve gizemliydi. Büyük, geniş, yüksek, dört köşe, dairevi ve çokgen biçimli, dümdüz camlardan yapılmış dağınık binalar yerden fışkırmış zehirli mantarları andırıyordu. Gizli projektörlerin ışığı altında hüzün verici ve katı görünüyorlardı. Herhangi bir lamba görünmediği halde ışıl ışıldı şehir. Işığını güneşten alan ve birkaç parçaya bölünen hareketli ve aydınlık cadde Susen’in penceresinin tam karşısına düşen büyük gökdelenin duvar çizgisinden bir yay gibi yükseliyor, dönüyor, dönüyor ve öbür taraftan aşağı iniyordu. Burada enerjilerini radyoelektrik merkezlerinden alan çeşit çeşit otomatik elektrikli arabalar çalışıyordu, önlerinde geldikleri şehrin işaretleri parlıyordu. Uzaklarda, ufukta, uyumsuz ve koyu renkler birbirine karışmıştı. Sanki ressamın biri elindeki palette bulunan renkleri birbirine karıştırmış da özensizce gökyüzüne sürüvermişti.

Küçük, sessiz ve sakin insanlar kendilerine ayrılmış yollarda karınca gibi kaynaşıyor veya gökdelenlerin üstündeki bahçelerde geziniyorlardı. Büyük aydınlık camlı mağazalar önlerindeki hoparlör ve hareketli perdelerle reklam veriyorlardı. Bir meydanın ortasındaki polis görevini üstlenmiş robot insanların ve otoradyoelektriklerin gidişgelişlerini seri ve kuru el hareketleriyle tayin ediyor, gözlerinden rengârenk ışıklar saçıyor, elektrik enerjisiyle yürüyen caddeleri durduruyor veya hareket ettiriyordu. Yapay bulutlara renkli reklamlar yansıtılmıştı. Susen’in bulunduğu gökdelenin ve penceresinin tam karşısına düşen radyovizyon tiyatro kapısının önünde büyük bir kalabalık hareket halindeydi. Asansörler bir aşağı iniyor, bir yukarı çıkıyor ve otoradyolar binaların ve mağazaların önünde yolcu buluyorlardı.

Karşıdaki gökdelenin onsekizinci katında bulunan büyük park uzaktan büyük ağaçları, alışılmadık karışık desenleri, yüksek şelalesi ile kalabalık, anormal ve ilginç görünüyordu. Merkezi sistemden güneş enerjisi alan otojirler  peşpeşe içeri giriyordu. Tüm şehir görkemli gökdelenleri ile bir savaş kalesini ya da haşere yuvasını andırıyor, görüntüsü yavaş yavaş silinip karanlığa gömülüyordu. Sadece şehrin güney tarafından Demâvend Dağı suskun, yüksek, azametli ve tehditkâr görünüyor, konik doruğundan turuncu buharlar yükseliyordu. Akıllara durgunluk verecek kadar yetenekli bir büyücü, insanın milyonlarca yıl hayalini kurduğu bu şehri tümüyle yoktan var etmişti sanki.

Bu sakin, huzur verici, kalabalık ve büyüleyici manzara, sıcak gökyüzü ve boğucu hava altında Susen için tekdüze ve kasvet vericiydi. Atalarının ruhu, ona miras kalan ruh, bütün bu yapmacık şeylerin önünde isyan etti. Bütün bu insanlar, koşuşturmaları, eğlenceleri, çalışmaları Susen’de nefret hissi uyandırdı ve hassas yüreğini sıkıştırdı. Kaçmak, çöllere vurmak, bir ormanda gizlenmek geliyordu içinden. Elinde olmadan sürgülü pencereyi çekti. Stüdyosu gizli ışık kaynaklarıyla gün gibi aydınlandı. Duvardaki elektrik düğmesine dokundu; odanın köşesindeki metal yatağın ve elastik yastığın üstüne attı kendini. Birdenbire odayı açık mavi bir renk ve biraz çarpıcı ve mest edici parfüm kokusu kapladı. Hafiften hafiften bir melodi çalmaya başladı. Sıradan musiki aletleriyle ve sıradan ellerle çalınmıyordu; çok hoş, ilahi bir enstrümandan geliyordu bu melodi.

Susen’in gözleri, gazete yerine dünyadaki günlük olayları ve doğal manzaraları daha net ve doğal renkleriyle gösteren, istenildiğinde ses de verebilen televizyon ekranına dikilmişti. Bu sırada ekrandan Avustralya adalarındaki doğal manzaralar geçiyordu ama Susen’in aklı başka yerdeydi besbelli.



Benzer Kitaplar