YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Satırlar Arasında Aylaklık

Satırlar Arasında Aylaklık

Yazar:

Kategori: Deneme, Edebiyat

ISBN: 975-08-1116-X

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 07.2006

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 8.42 TL   Etiket Fiyatı : 12.96 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 272
Boyut : 13.5 x 21 cm

Değişen değerlerin sesine bir aydın duyarlığıyla, eleştirel mesafesini koruyarak kulak veren Oğuz Demiralp’in 1979-2005 arasında kaleme aldığı yazılar Satırlar Arası Aylaklık’ta. Tanpınar’dan Samet Ağaoğlu’na, Thomas Bernhard’dan Marx’a uzanan zengin bir okuma sunan Demiralp, yazarların metinlerini ve düşüncelerini titiz ve çözümleyici bir tavırla ele alıyor…

İnsan Macerası

Heinrich Von Kleist’ın yeryüzü serüveni pek uzun sürmemiştir: 1777-1811. Kendi canına kıyarak terk etmiştir bu dünyayı. İnsanlar bir kişi olarak doğup, bir kişi olarak ölürler. Bu yasa Kleist için de işlemiştir. Ancak kendisi gibi ölüm meraklısı bir kadınla birlikte geçmiştir öbür tarafa. Sanki dişi yanıyla eril yanıyla bütün insanı ortadan kaldırmışlardır bu çifte ölümle.
Ölmeden bir yıl önce tuhaf bir metin yazmıştır Kleist: “Über das Marionettentheater” [Kukla Tiyatrosu Üzerine]. Anlatıcının dansör olan bir eski arkadaşıyla altı-yedi sayfa süren konuşması biçiminde. ‘Yazarın dünya görüşü’ deriz ya, Kleist bu kısa metinde yeryüzü yaşamının özüne nasıl baktığını dile getiriverir. Hofmannsthal “akıl ve zarafetle ışıldayan bir felsefe parçası” diyerek selamlamış Kleist’ın metnini.
Öykü, anlatıcının dansör arkadaşına kukla tiyatrosu bulunan bir eğlence parkında rastlamasıyla başlar. Anlatıcı, sıradan insanların eğlendirmekten öte anlam veremediği bu sanat dalını, yüksek kültür katında yaşayan arkadaşının neden izlediğini merak eder. Dansörün insan devinilerinde, devinimlerinde yetkinliğe ulaşmak isteyenlerin kuklalardan çok şey öğrenebileceklerini öne sürmesiyle eskil Yunan metinleri gibi felsefi bir konuşmaya dönüşür.
Kuklaların insan tarihindeki yeri binlerce yıllıktır. Eski Çin’den bizim Karagöz’e değişik türleri vardır. Bütün bunların anlamını, imlemini kavrayıp özümlemeye çalışmak bizi aşar elbette. Dolayısıyla okumamızı Kleist’ın metninin yakın anlam alanıyla sınırlı tutmamız gerekir. Anladığımız kadarıyla bu metin, coşumcu Alman yazınının kuklayı ruhsuz, mekanik bir yaratık, yani karşı çıktıkları tinselliksiz dünyanın bir simgesi olarak gördükleri dönemde yazılmış. Kleist kuklaya yepyeni bir anlam yüklemektedir.
Dansör, kuklaların her deviniminin kuklacının parmaklarına bağlı olmadığı savındadır. Her devinimin kendi ağırlık merkezi olduğunu söyledikten sonra burada yinelemesi can sıkabilecek bilimsel görünümlü açıklamalara girişir. Anlaşılan, yerçekimine bağlı ağırlık merkezinin çizdiği çizgidir önemli olan. Belli bir çizgi, dans eden kuklanın ruhuna götüren yoldur. Kuklacı da ancak dans ederek bulabilir bu yolu. Kuklalarda ruh olduğu düşüncesini yaratan, onların yerçekimine bağlı olarak bağımsız davranabilmeleridir. Dansör, şaşırtıcı bir biçimde, kuklaların yetkin dans edebilmeleri için belli ki kuklacıdan geçen bu ruh kalıntısının da kazınması gerektiğini söyler. Salt doğanın, fizik yasalarına uygun davranılabilmesi yeterlidir kuklaların devinimlerinde yetkinliği sağlamak için. Elbette kuklacısız kukla, tümüyle mekanik dediğimiz türden bir varlık yaratmak gerekir bu amaçla.
Yanlış anımsamıyorsam, Jean Cocteau, kuklalar için “O kadar çok odun ruhlu var ki, ruhu olan bu küçük odun kişileri sevmemek için…” gibi bir söz etmiş. Pinokyo, kuklanın yüceltilmesinden çok odunun adam edilmesi öyküsüdür. Kleist ise tam tersine bir yol izlenmesini önermekte, kuklada Jean Cocteau’nun bulguladığı insanlığı yok etmek istemektedir. Çünkü Kleist’ın dansörüne göre, ruh dediği şey, aslında bugünkü anlamıyla bilinci de kapsayan varoluş yetisi doğaya, doğallığa karşı(t)dır.
Dansör, yetkin devinimin ruh / bilinç dediğimiz şeyin ağırlık merkeziyle aynı noktada buluşması halinde gerçekleşebildiğini söyler. Bu buluşma olmayınca yapmacık devinimler (Ziererei, affectation) ortaya çıkar. Ruh / bilinç ortadan kalkınca doğa yetkinliği kendinden sağlar. Ruhu alınmış kukla tümüyle doğal olacaktır bu hesaba göre. Dansör, örnek olarak kendini pek beğenen bir genç adamın bir gün aynada gördüğü deviniminin yetkin olduğunu düşünmesini anlatır. Hiç ayrımına varmadan, doğaçlama yapmış olduğu bir devinimdir bu. Yinelemek ister, ama bir türlü tutturamaz. Onu içten kemiren bir tutkuya dönüşür ayrımında olmadan gerçekleştirdiği yetkin devinimi bilinçli olarak yinelemek isteği. Olmaz, olamaz. Bu tutku yer bitirir onu. Bu tragedyanın felsefi betimi, kendine hayran bilinçli öznenin, bilinçsiz nesnenin kendinden üstün olduğunu kabul edememesi yönünde olabilir.
Dansör, söz konusu aykırılığın insanda varoluşsal bir kusur olduğu kanısındadır. Cennette bilgi ağacının meyvesini yediğimizden beri taşıdığımız, taşımak zorunda olduğumuz bir kusurdur bu. Öykünün felsefi arka planı bu noktada yoğunlaşır. İnsan macerası Tekvin’in Üçüncü Babında yazılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de de yer alan ünlü ilk günah öyküsü. İnsanın bitimli bilinçli yeryüzü yaşamına sürgün edilmesi. Bilerek yemişizdir o meyveyi. Dönüş yolunu Kerubiler tutmuştur. İleriye gitmekten başka çare yoktur. Kleist kendi yeryüzü serüvenini yolun yarısında kesmeden, bu kadarını kendine yeterli görmeden bir yıl önce “Kukla Tiyatrosu Üzerine”yi yazarak, hayat ağacına koca bir evet demiştir böylece.
Kleist’a göre, insan dışında doğa, bilinçsiz olsa da, yetkin, kendi içinde uyumlu, bütünlüklüdür. Bilinç insana özgüdür. Kimine göre doğanın kusurudur insanın bilinci. Özne-nesne ayrışmasını getirmiştir. Bunu aşmanın tek yolu yeniden doğallığa ulaşmaktır. Uzakdoğu felsefesi insan bilincini yok ederek doğaya kaynama amacına yönelmiştir büyük ölçüde. Aslında İslamiyetin de dahil olduğu Batı çizgisinde ise insan kendinden vazgeçmeye değil kendini bilmeye ve aşmaya yönlendirilmiştir. Belki bir kuklayı doğallaştırmak olanaklıdır. Ancak insan için doğallığa yeniden ulaşmanın tek yolu bilinçtir. Kleist’ın bilge dansörü bunu önerir: Tam bir daire çizerek cennete dönmeyi denemeliyiz.
Bu noktada, elbette, en büyük engel yine insanın kendisidir. Daha doğrusu, özseverliğidir. Narkissos öyküsünde olduğu gibi, imgesini kendi sanmaktır. Yanılmıyorsam Enis Batur’un “Kendimi göremeden öleceğimi biliyorum” yönünde bir sözü var. İnsanın kendine kavuşması daha çok çok uzun sürecek bir serüvendir. Ancak, bilelim ki, o meyveyi yediğinden beri insan sevmeye, öğrenmeye ve kendini aşmaya yargılıdır.

2003



Benzer Kitaplar