YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Şahsi Bir New York Biyografisi

Şahsi Bir New York Biyografisi

Yazar:

Kategori: Edebiyat, Yaşantı

ISBN: 975-08-0652-2

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 01.2003

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 5.72 TL   Etiket Fiyatı : 8.80 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 185
Boyut : 13.5 x 21 cm

Serdar Turgut, çelişkiler kenti New York’un 1970’li yıllardaki halini ironik bir dille anlatıyor. Çağdaş sanat, diskolar, entelektüeller, New Yorker’lar, metro felsefesi ve bu ilginç şehrin filmlere konu olması Turgut’un “şahsi” görüşlerinin süzgecinden okuyucuya yansıyor. New York sokak kültürünün irdelendiği kitap, popüler tarih kavramına göz kırparken biyografi ve anı kitabından uzak olduğunun altını çiziyor.

BİRİNCİ BÖLÜM

Olaylı Giriş

John F. Kennedy’de vize kontrolünü yapan ve hatırladığım kadarıyla son derece sevimsiz insan benim sadece altı ay kalıp ülkeme geri döneceğime bir türlü inanmıyordu.
Aslında haklıydı da. Açıkçası dönmeyi pek düşünmüyordum.
Yalanım gözlerime mi vurmuştu nedir, bilmiyorum ama adam bir düğmeye bastı ve iki polis gelerek beni aldılar.
Anlayacağınız Amerikan topraklarındaki ilk deneyimim olarak gözaltına alınmamdı.
Bugün böyle bir şeyin olmasına imkân yok. Çünkü 18 yaşındaki işsiz bir insanın değil vize alması herhangi bir Amerikan konsolosluğunun 400 metre yakınında bile dolaşması yasak olduğundan, JFK polisini de lüzumsuz yere meşgul etmesi mümkün değil.
Hemen küçük bir mahkeme salonuna aldılar beni.
Bayan hâkim bana şöyle bir baktı, neden ABD’ye girmek istediğimi sordu ben de anlattım ve sürpriz bir gelişme yaşandı. Altı ay New York’ta kalmama izin verdi.
Kararını söylerken vurgulamalarından “aslında yalan söylediğini biliyorum, yıllarca kalacaksın bu ülkede ama ne yapayım içerdeki tutukevi katiller, dolandırıcılar, esrar kaçakçılarıyla dolu ve benim bir de seninle uğraşacak hiç vaktim yok sevimsiz çocuk, haydi yaylan buradan” diye düşünmekte olduğunu hissettim.
İkinci deneyimim ise daha ürkütücüydü.
Bavulumu aldım, gümrük kontrolüne geldim. Gayet tabii bavulumu tamamen boşaltmamı istediler, sıkı arama yapacaklardı.
Türkiye denilince adamların aklına o zamanlar esrar geliyor. Ben de yakalandığı anda arkasından hiç kimsenin gözyaşı dökmeyeceği bir kurye olabilecek kadar tipsizdim o sıralar.
Bela bir kez insanın başında dolaşmaya başladığında kolay kolay gitmiyor, pes etmiyor, bırakmıyor insanın yakasını ki rahat etsin...
Gümrük memuru “şüpheli mal taşıyorum” diye neredeyse anons yapan kahverengi bir kesekâğıdı buldu bavulun köşesinde.
Annem, sinüs tıkanması durumunda bile 30 ayrı ilacın bulunduğu bu ülkeye giderken gerekirse kullanmam için, yanıma ıhlamur koymuştu gizlice.
Düşünebiliyor musunuz, adamlar üstümde esrar arıyorlar ve bavulun bir köşesinde bence tutuklanmamı gerektirecek raddede şüpheli bir kesekâğıdının içinde hiçbir Amerikalı yetkilinin daha önce görmediği şekil ve kokuda bir ot duruyor.
Haydi bakalım yine zillere bastılar, yine polis geldi. Bu kez sivildiler, anlayacağınız bir suçlu olarak önemim her dakika daha da artmaktaydı Amerikalı yetkililerin gözünde.
İşler bu hızla giderse, bu ikinci badireyi atlatırsam eğer, üçüncü meselede FBI’ın işe karışacağı kesindi.
Siviller geldi, ben yeniden tutuklanmayı beklemeye başladım. En büyük korkum da bir önceki meselede beni bırakan hakimin önüne çıkarılmaktı.
Bu çok feci ve utanç verici bir şey olurdu. Böyle bir durumda iyi de bir azar işiteceğim, hapishaneler ne kadar dolu olursa olsun kodese tıkılacağım ve daha ilk günümde tecavüze uğrayacağım da kesindi. Amerikan hapishaneleriyle ilgili bütün kitaplarda olay böyle tarif ediliyordu.
Seks yapmak amacıyla geldiğim bir ülkede hayallerimin bu kadar radikal, istenmeyen ve katastrofik şekilde sonuçlanacak olması da acıklıydı gayet tabii ki.
Ama bütün bunlar olmadı. Gelen sivil yetkili ıhlamuru koklar koklamaz, bırakılmamı söyledi.
Bu olay 2002 yılında yaşansaydı, aradan üç ay geçmiş olmasına rağmen mahpushanede 24 saat gözetim altında tutuluyor ve her gün 8 saat sorgulanıyor olacaktım.
Üstelik bu, sivil yetkilinin polise “merak etmeyin sadece ıhlamurmuş” demiş olmasına rağmen böyle olurdu. Belki de beni El-Kaide örgütünün elamanlarını ele vermeme kadar da içerde tutarlardı.
Özet olarak sonunda bütün bu badireleri atlattım ve dışarıda kendilerine gönderilen çocuğun Frankfurt havaalanında ebediyen kaybolduğunu sanarak, bu durumu annesine nasıl haber vereceklerini düşünen akrabalarımın kucağına attım kendimi.



Benzer Kitaplar