YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Özel Hayatın Tarihi 2 / Feodal Avrupa’dan Rönesans’a

Özel Hayatın Tarihi 2 / Feodal Avrupa’dan Rönesans’a

Yazar:

Kategori: Özel Dizi

ISBN: 975-08-1123-2

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 01.2006

Hazırlayan: ,

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 27.09 TL   Etiket Fiyatı : 41.67 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 671
Boyut : 17 x 23 cm

Georges Duby ve Philippes Aries gibi iki ünlü Fransız tarihçinin yönetiminde hazırlanan Özel Hayatın Tarihi, Roma İmparatorluğu’ndan günümüze medeniyetler, kültürler, çağlar boyunca yaşanmış değişimler üzerinde göz gezdiren 5 ciltlik kolektif bir eser. Birinci cilt, pagan Roma’dan 1000 yılına kadar olan dönemi kapsıyordu. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan ikinci cilt ise feodal Avrupa’dan Rönesans’a kadar olan dönemi ele alıyor.

Tehlike: kadınlar ve ölüler Kurulu düzeni tehdit eden şeyler, kibarlar âleminin mahremiyetinin, özel hayatının derinliklerinden gizlice çıkıyormuş gibi görünüyordu. Kibar sözcüğü gerçekten de duruma uygundur: evin hanımının otoritesi altında ezilen, emir kulu olan kadınların çıkardığı sorunlar endişe etmeye değmezdi. Dirlik düzenlik, özel hayatta huzur sorunu soylu kadınlar bağlamında önemliydi. Bu yüzden de sıkı bir denetim altında, boyun eğmiş halde tutulurlardı. Soylu evlerinde doğru davranış biçimini belirleyen değerler sisteminin temel direği, Kutsal Kitap’tan esinlenen şu önermeye dayanıyordu: Daha zayıf oldukları için günah işlemeye daha fazla eğilimi olan kadınların dizginleri sıkı tutulmalıydı. Evin efendisinin ilk görevi karısı, kız kardeşleri, kızları ile erkek kardeşlerinin, kuzenlerinin ve vasallarının dullarını ve yetim kızlarını denetlemek, dayakla cezalandırmak, gerekirse öldürmekti. Ataerkil otorite kadınlar üzerinde daha güçlüydü, çünkü kadınlar tehlikeyi temsil ediyordu. Bu belirsiz tehlikeyi savuşturmak için, kadınlar evin en korunaklı köşesine, yatak odasına kapatılıyordu – “hanımlar odası”nı, bir baştan çıkarma, eğlenme mekânı olarak değil, sürgün cezası mekânı olarak düşünmek gerekir; kadınlar, erkekler onlardan korktuğu için buraya kapatılıyordu. Erkekler odaya girebiliyor, bilhassa senyör serbestçe girip çıkıyordu; romanslarda senyörler sık sık akşam yemeğinden sonra meyve yemeye “hanımlar odası”na gider, gevşer, başını dizlerine dayadığı ailenin genç kızları onu okşar, saçlarını tarar, bitlerini ayıklar; bunlar, senyörlere, bir evin hükümdarı olan zenginlere özgü zevklerdi. Başka erkekler de mahrem eğlenceler için, kitap okuma ve şarkı faaliyetleri için odaya alınır, ama bunlar evin efendisi tarafından seçilir, onun isteği üzerine, geçici bir süre için, ziyaretçi olarak içeri girerlerdi; neredeyse tek bilgi kaynağı olan edebiyatta, yatak odasında ikamet edenler, evin efendisiyle çok küçük erkek çocukları dışında, sadece iyileşinceye kadar kadınların bakımına verilen yaralılar ve hastalardır. Şöyle bir gördükleri, ama doğal olarak dışlandıkları harem dairesi, erkeklerin gözünde “yabancı” bir alan, ayrı bir prensliktir; evin hanımı, senyöre vekâleten yönetimi elinde bulundurur; çekici halkı düşmanca bir tutum sergiler ve genellikle en kırılgan kesimi, daha korunaklı dini bir cemaatin içinde daha da kapalı tutulur; şatonun bünyesinde yer alan bu manastırı, efendinin karısı değil, dul bir akrabası veya evlendirilememiş bir kız yönetir. Kısacası, ailenin kadınları devlet içinde devlet oluşturur, egemen bir topluluktur, evin reisi haricinde hiçbir erkeğin yetki alanına girmez; senyörün otoritesi de denetimle sınırlı bir süzeren otoritesidir ve din adamları, vicdan yönetimi bahanesiyle sık sık bu otoriteyi senyörün elinden almaya çalışır. Bu endişe uyandırıcı kadınlar topluluğuna belirli görevler verilirdi, çünkü fazlasıyla zayıf olan bu yaratıklar için tembellik bilhassa tehlikeli olduğundan, meşgul edilmeleri şarttı. İdeal düzen, zamanın duayla iş, tekstil işi arasında dengeli biçimde paylaştırılmasıydı. Yatak odasında iplik eğirilir, nakış işlenirdi; XI. yüzyıl şairleri kadına söz hakkı tanıdıklarında, kadınların iplik eğirirken söyledikleri “dokuma şarkıları”nı yazarlardı. Gerçekten de, hem giyim kuşam, hem de yatak odasını, salonu ve şapeli süsleyen işlemeli kumaşlar, yani hem dini, hem dindışı sanatsal yaratımın önemli bir bölümü kadınların elinden çıkıyordu, ama bunlar o kadar dayanıksız bir malzeme aracılığıyla yaratılıyordu ki, günümüze onlardan birkaç küçük parça kalabilmiştir sadece. Ne var ki, erkeklerin savaş ve avlanma faaliyetleri gibi ekip halinde yapılan dua ve el işleri, kadın mizacının yapısal ahlaksızlığından adları gibi emin erkekleri, takıntılı, hayali endişelerinden kurtarmaya yetmiyordu: kadınlar kendi başlarına yatak odasında kapalıyken, hep birlikte ne yapıyorlardı? Belli ki kötülük yapıyorlardı.



Benzer Kitaplar