YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Öğle Saatleri – Seçme Öyküler

Öğle Saatleri – Seçme Öyküler

ISBN: 978-975-08-3376-2

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 08.2015

Hazırlayan:

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 3.61 TL   Etiket Fiyatı : 5.56 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 128
Boyut : 13.5 x 19.5 cm

Korka korka iniyordu merdivenleri… Kimselerin kendisini görmemesi için dua ederek bir yandan da. Az sonra Salim beyin yanında olacaktı. Bunu düşünmek güzel, çok güzel bir şeydi elbette, ama şimdilik şu iki dakikayı kimselere görünmeden atlatmak zorundaydı. Her zamankinden daha çok kısmıştı omuzlarını; omuzlarının arasına gizlemeye çalıştığı boynunun uzunluğu bile belli olmuyordu. Görünmekten korkuyordu ya, bir gölge gibiydi aslında; zayıf, solgun, gösterişsiz… İstese bile kimselerin gözüne çarpmazdı: Etekliğinin grisi, kazağının mavisi en solgunundan, en görünmezinden seçilmişti. Yüzünün aslında güzel olduğunu bilen Salim beyle annesiydi tek. Onların bu güzelliği fark ettiklerini de Nuriye bilmezdi.

Kent Kırgını

Çok, çok eskidendi. Şimdi hatırlamıyorum ne zaman olduğunu. Daha önce bir kez daha dünyaya gelmişim de bütün bunlar o zaman başımdan geçmiş sanki... Öylesine uzak, öylesine yaşamımın dışında olup bitenler... Bunca uzağı nasıl oldu da birden hatırlayıverdin diyeceksiniz. Kimileyin olur böyle şeyler. Geçmişte, bir sokak köşesinde, güneşli bir sıra üzerinde ya da yatağa şöylece uzanıvermiş cıgarasını içerken koyup gittiğiniz solgun delikanlı, yıllar sonra bütün takım taklavatıyla çıkar gelir. Şaşarsınız. Belki sevinirsiniz de. Bu sabah elimden düşürdüm, bir tabak kırdım. Kırıkları toplarken gözüm parçalardan birine takıldı kaldı. Üzerindeki çiçekten ötürü. Bildiğimiz çiçeklerden hiçbirine benzemiyordu. Sarıya çalan boz rengi, püsküllü çiçekliğiyle ilk bakışta uydurma bir görünüşü vardı. Bir adı olabileceğini bile düşünemezdiniz. Oysa giderek gözümü ayıramaz oldum ve yaban gülü deyiverdim adına.

İyi ama yıllardır kullanırım bu tabağı. Anam vermişti bir zamanlar, tektir. Her sabah içine zeytinimi, peynirimi kor, kahvaltı ederim. Bu güzelim yaban gülü nerelere saklanmış da görememiştim onca zamandır. Belki kalabalığın arasında gözüme çarpmadı. Aklımda kaldığına göre, tabağın bir yanı silme konca, yaprak ve daha bir sürü ıvır zıvırla doluydu. Üstüne üstlük bir de çepeçevre yeşil su çekilmiş kıyısına. Yaban gülüne boz rengi yakıştıran ustanın bir bildiği olmalıydı. Hem onu inadına gizleyip örtmediğini kim söyleyebilir? Yok, yok.

Her şeyin inceden inceye düşünülerek, tarifsiz bir titizlikle hesaplanarak çizildiği, boyandığı besbelli. Nedir, gülü gönlünce çizip boyayınca bir hal olmuş ustaya... İstemiş ki, yalnız kendinin olsun yapıtı... Bütün gözlerden gizlensin. Bu kez tutmuş bir sürü yaprağın, dalın, koncanın arasına saklayıvermiş. Ona kendisi gibi gönül verecek biri çıkıncaya dek el sürülmeden beklesin diye.

Sonra yaban gülümü alıp mutfaktan çıktım, masanın üzerine koydum. Örtünün kırmızısında daha bir ortaya çıkan, canlanan yüzünü seyrettim uzun uzun. Ceketimin, yorganımın, en sonunda da yeşil bir kumaş parçasının üzerine koydum. İşte o zaman, tam o zaman geçmiş zamanlardan bir ilk yaz, eski tanıdık yüzüyle, köşeyi dönüverdi.

Ankara’da iki katlı evlerin ve o evler arasına sıkışmış boş arsaların çokça olduğu zamanlardaydı. Bunu iyi biliyorum. Çünkü ben de böyle bir evde oturuyordum. Hatta zemin katı topraktı. Soldaki bölmeyi kömürlük olarak kullanırdım. Sağda, mutfak olması gereken yerde de bisikletim dururdu. Sekiz on basamakla çıkılan birinci katta iki oda ve banyo vardı. Evimin karşısında da kocaman boş bir arsa. Kirli çocukların oyunlarına, yaban otlarına, sokağın çöplerine ve onların arasında eşinen tavuklara cömertçesine açık, boş bir arsa.

O zamanlar naylon torbalar yoktu ki, boyu biraz uzamış otlara, komşu bahçelerin çitlerine takılıp herhangi bir esintiyle tıpkı bir yelken döküntüsü gibi çirkin çirkin şişkin kabarsın. Gazete, dergi filan derseniz, şimdiki gibi çok okunmazdı öyle. Bu yüzden gazete kâğıdı bile değerliydi. Her işte kullanılırdı. Daha olmadı kiloyla satardınız. İşte bütün bunlardan ötürü rengi bozulmuş, üzeri gönül bulandıran lekelerle dolu kâğıt parçaları savrulmazdı oradan oraya. Yiyecek artıklarının hakkından da tavuklar geldiğinden, geriye çöp diye cam kırıklarından başka bir şey kalmazdı. Bu yüzden boş bir arsa denince insanın aklına dinlendirici bir genişlik ya da gürültülü bir şenlik yeri gelirdi.

Bir kent kırgınıydım o zamanlar. Bu ne demeye gelir, dünyada anlatamam. Aradan onca zaman geçmiş, nereden bileyim. Ben kent kırgını diyeyim, siz ne anlarsanız anlayın artık.

Bir kent kırgını için yapılacak en akıllıca şey başkentin göbeğinde oturacak yerde, kırlara, köylere, uzaklara gidip oralara yerleşmektir. Ama o zaman da bir kent kırgını olmaktan çıkardım. Oysa ben kent kırgınıydım ve öylece de kalmak zorundaydım. Başka bir şey olmak elimde değildi. Çünkü bu sözünü ettiğim günlerde yalnızca naylon torbalar, temel çukurları kazan greyderler ve sekiz on katlı blok apartmanlar değildi bilmediklerimiz. Yeryüzünde işlerin iyi gitmediğini sezip de insanların ve yaşamın böyle olmaması gerektiğini düşünmeye başlar, filozofluğu da edilgin bir durum saydığınızdan küçümseyecek olursanız, size başvuracağınız bir tek yol kalırdı: Kent kırgını olmak. Çünkü daha önce de anlattığım gibi, birçok şeyden haberimiz yoktu. Camus’nün kitapları bile dilimize çevrilmemişti daha. Başkaldırmayı olsun nereden bilecektik.

Bir kent kırgını olarak ne mi yapardım? Pek bir şey değil. Orhan Veli’yi, Sait Faik’i, İstrati’yi (kim ne derse desin bence onlar da birer kent kırgınıydı) okur, karşı arsada eşinen tavukları, oynayan çocukları seyrederdim. Daha başka neler yapardım, pek hatırlamıyorum ya, gün zaten çabuk geçerdi. Günün en önemli saatlerinin öğle zamanı olduğunu söylemeliyim. Daha doğrusu tam öğleden biraz sonra... Bir buçuk, iki, hatta üç suları... Yani çocukların yemekte ya da öğle uykusunda oldukları sessiz, ölü saatler. Hiçbir güç bu saatlerde pencerenin önünde olmaktan alıkoyamazdı beni. Öylece tenhama çekilir, beklerdim. Ve artık ne Orhan Veli, ne Sait Faik, ne bir başkası...

Çok beklemezdim ama... Önce solgun bir gölge düşerdi kaldırıma. Ağır ağır ve çevresini yoklayarak gelirdi. Önce gölgesi gelirdi. Biraz durakladıktan sonra da kendisi. Kucağındaki kolu kopuk bebeği, soluk giysileri, küçük küçücük adımlarıyla öyle ürkekti ki! Ürkek ve nerdeyse zavallı. Saçları hariç!

Omuzlarından aşağı inen kalın örgülerinde başkaldıran bir dirilik vardı. Hele boynunun önemsiz bir kıpırdanışıyla onları geriye doğru savurduğu zaman o iki yumuşak saç örgüsü birden canlanır, hışımla coşkun bir sel gibi kabarır, sonra tarifsiz bir alçakgönüllükle aşağılara doğru süzülüverirdi.

Nedime’ydi adı... Ben koymuştum. Nerede oturduğunu, anasını, babasını sorup soruşturmadım hiç. Böyle gayretkeşlikler bir kent kırgınına yakışmaz; gerçek bir kent kırgını, kafasını fazla yormadan düşünmeye çalışır, o kadar. Ben de öyle yaptım. Ve bizim sokağın sonundaki apartmanın bodrumunda, bir göz odada oturduklarını öğrendim. Anasını biliyordum. Her sabah erkenden kapının önünden geçerdi. Yeşil etekli, pembe hırkalı bir kadıncağız. Soluk, külrengi ipekten bir de başörtüsü vardı. Evlere temizliğe, çamaşıra gider, gece oldu mu oturdukları apartmanın kapıcısıyla kırıştırırdı. Kapıcının bir de karısı vardı tabii ama olanlara ses çıkarmaz, “hiç değilse gözümün önündeler ya,” diye kendini avuturdu.

Nedime arsaya gelir gelmez, toprağın, köşede, karşı bahçenin çitiyle bitişik evin duvarı arasında çukurlaştığı yere varır, duvarın gölgesine mendilini serer, bebeğini de incitmeden üzerine yatırırdı. Yalnız kolsuz değil, üstelik hasta bir bebekti bu. Oturamazdı bile. Ancak yatardı. Sessizdi. Ağladığı görülmemişti. Nedime büyük bir özenle bakardı bebeğine. Hırpalamamak için fazla sevip okşamaz, altını kirlettiğinde bile azarlamazdı. Bebeğinin yattığı yerde rahat olduğuna aklı kesince gönül huzuruyla yanından ayrılır, arsayı dolaşmaya başlardı. Otları aralayıp bakar, taşların altını araştırırdı. Sonra yerden bir şeyler alır, kolundaki sepete kordu. Yalnız daha önce onları iyice bir gözden geçirir, gerekirse hohlayıp eteğine siler, sonra bir daha, bir daha bakardı.



Benzer Kitaplar