YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Mor Bir Serserinin Gezinotları

Mor Bir Serserinin Gezinotları

Yazar:

Kategori: Edebiyat

Çeviren:

ISBN: 978-975-08-0688-3

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 01.2003

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 5.41 TL   Etiket Fiyatı : 8.33 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 183
Boyut : 13.5 x 21

Japon edebiyatının asi çocuğu, Osamu Dazai ( 1909-1948 ) ilk kez başyapıtı Batan Güneş ( YKY 1993 ) ile dilimize çevrilmişti. Yazar, on yıl sonra, ilk kez gezi notları-anıkurgu karışımı bir kitapla Türkçe okurların karşısına çıkıyor. Genç yaşta intihar eden Dazai bu anlatısında, Japonya’nın kuzeyindeki “haşin” Tsugaru bölgesi hakkında ansiklopedik bilgilere ve anlatılara yer verse de daha çok diyalogları, uslubu ve köklerine yaklaşımı konusunda ipuçları verdiği için alışılagelmiş bir “gezi notları”nın ötesine geçiyor; kitabı zaman zaman roman tadı veriyor. Diğer yapıtları edebi gücüyle karmaşık duyarlıkları yansıtmayı başaran Osamu Dazai’nın bu kitabı şaşırtıcı bir şekilde, neredeyse, iyimser, Öte yandan fotoğrafik sahneleri ve kurgusal metinleri ile düşündürücü. Adı Mishima, Başo, Kavabata gibi ustalarla birlikte anılan yazar, Uzakdoğu’dan gelen çizgi dışı bir ses, uzak ama yakın bir kişilik. Mor Bir Serserinin Gezi Notları, okurlara Japonya’nın taşrasında “gezmek” için olanak sağlayan nitelikli bir aracı olmak üzere kitapçı raflarında yerini aldı.

 

Japonya’nın en büyük adasının kuzeydoğu ucunda bulunan Tsugaru Yarımadası ülkenin geri kalanından biraz farklı olmanın gizemini taşımıştır hep. Egzotik bir yer olarak anılmasını kısmen Honşu’da Ainuların son barınağı olmasına borçludur ama uzak ve bilinmedik bir yer olması bu ününü getiren esas etkendir. Tsugaru’ya deniz yoluyla ulaşmak her zaman kolay olmuştur ama Japon Denizi sahilinde, Honşu’nun “arka tarafında” yer aldığından Edo’daki1 şogun başkentiyle arasında görece daha az alışverişi olmuş, ülkenin geri kalanıyla kara yolu bağlantısı da zayıf kalmıştır. Büyük bölümünü sulak alanlar ve bataklıklar kapladığından, son zamanlardaki tarımsal gelişimi sayesinde hükümetin gözüne girene kadar Tsugaru kendi haline bırakılmıştır. Bu uzun yarı bağımsızlık ve yalıtılmışlık tarihi göz önünde bulundurulduğunda Tsugaru sakinlerinin kendi kimlikleri konusunda fazlasıyla duyarlı olmalarında şaşılacak bir şey yoktur. Kültürel olarak, Honşu’nun kuzeydoğusunda yer alan Tohoku’nun bir parçası olsa da, âdetleri ve gelenekleri asırlar boyu kendine has bir Tsugaru karakteri kazanmıştır. Tohoku lehçesinin çok zor bir şekli olan dilleriyle gurur duyarlar, bu dili aynı bölgenin doğusunda oturanlar bile anlamakta güçlük çeker. Tsugarulular basit insanlar olarak tanınır –haşindirler, ilk başta onlarla anlaşmak zordur ama dürüst ve yapmacıksızdırlar, sakiye biraz fazlaca düşkün oldukları söylenebilir. Kendilerinin de ekleyeceği gibi altından kalpleri vardır. Böylesi bir karakter modern Batılı okuyucuya gayet makul görünebilir ama yakın zamana kadar Tsugaru Japonya’nın en geri kalmış bölgesi kabul ediliyordu, halkına da uygarlığın temel lütuflarından –mesela doğru düzgün bir dil ve nezaketten– yoksun ahmak köylüler gözüyle bakılıyordu. Kendi yörelerini bir Arkadya, bölgenin başkenti Hirosaki’yi de kırsal kültürün bir kalesi, bir kuzey Kyoto olarak resmeden Tsugaru halkını suçlamamak lazım. Gerçek pek öyle pastoral şiir havasında değildir. Tsugaru Ovası’nın toprağı bereketli olsa da kışları uzun ve soğuk, yazları kısa ve görece serindir, bu nedenle mahsul her sene kumara dönüşür –günümüzde bile 1980 ve 1981 yazları son derece soğuk geçerek feci sonuçlar doğurmuştur. Dazai’nin alıntı yaptığı istatistikler pirinç mahsulünün ortalama beş yılda bir heba olduğu yolundadır, ürün alınamayan seneler birbiri ardından gelme eğiliminde olduğundan Tsugaru halkı korkunç kıtlıklar atlatmıştır. Japonya’nın diğer fakir bölgelerindeki köylüler gibi besin ihtiyaçlarını “yabani sebzelerle”, herkesin ot deyip geçeceği yenilebilen bitkilerle sağlamışlardır, zira onlar da olmasa ölüp giderlerdi. Zaten çoğu da ölüp gitti. Onsekizinci yüzyılda meydana gelen bir kıtlıkta Tohoku’ya giden biri kadınların içgüdüsel olarak bacaklarını kapatıp yeni doğan bebeklerini boğduklarını söylemiş. Bu koşullar altında Tsugaru halkının içe kapanmasını, köylerde birbirlerine sokulmasını ve komşu köyün daha uzağından gelen ziyaretçilere şüpheyle bakmasını anlamak zor değil. Böylesi öğütücü bir fukaralık asla yüksek kültür üretmez; olsa olsa belli bir seviyede zanaatkârlık beklenebilir. Tsugaru haklı bir üne sahip güzel, sert bir vernik üretir ama bu zanaatkârların ürünüdür, sanatçıların değil. Halen bir bakıma ev endüstrisi sayılabilecek diğer yöresel zanaatler için de aynı şey geçerlidir. Japonya’nın ortalarındaki kültürel ve sanatsal geleneklerin, asırlarca hayatta kalabilmeyi mutluluk sayan Tsugaru Ovası halkı üzerinde çok az etkisi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Yani Tsugaru halkının farklı olmasının nedeni doğuştan gelen ruhsal bir özelliği değil, coğrafi yalıtılmışlığı, fakirlik ve darlıkla dolu tarihidir. Eğitim seviyesinin yükselmesi, yolların iyileşmesi ve televizyon sayesinde eski farklılıklar hızla ortadan kalkmaktadır. Ama savaştan önce Tsugaru bölgesinin kendine has karakteri Japonya’nın diğer bölgelerinde göze batacak kadar barizdi, en azından Oyama Yayınevi’nin “Yeni Fudoki Dizisi”nde ona özel bir cilt (yedinci cilt) ayırmayı gerektirecek kadar barizdi –fudoki, bir bölgenin coğrafyası, tarihi, âdetleri hakkında bilgi veren, tarihi bir topografik kaydını içeren bir kılavuzdur. Tsugaru’yu ele alan bu cildin yazarı olarak Oyama Yayınevi Dazai Osamu’yu seçmişti. Dazai şahsi itiraflarla dolu on beş kadar edebi eser yazmış, prestijli Akutagava Ödülü için iki kere aday gösterilmişti ve hem yazdıkları hem de bohem alışkanlıklarıyla iyi tanınıyordu. En önemlisi Tsugaru doğumluydu. Dazai’nin paraya çok ihtiyacı vardı ama ileride de göreceğimiz gibi bu görevi hevesle kabul etmesini sağlayan daha kişisel başka sebepler de vardı. Oyama onunla 1944 Mayıs’ının başlarında temasa geçmişti. Dazai Mayıs’ın on ikisinde Ueno İstasyonu’ndan Aomori’ye doğru yola çıktı, orada onu eski bir ilkokul arkadaşı olan Tonosaki Yuzo (“T.”) karşıladı. Hiç oyalanmadan Kanita’ya geçti, orada arkadaşı Nakamura Teijiro’nun (“N.”) yanında dört gün kaldı. Bu günlerin birinde o zamanlar Kanita Hastanesi’nin başhekimi olan “Bay S.”, Şimoyama Seiji’nin misafirperverliğine maruz kalmış olmalı. Dazai, Nakamura eşliğinde, bir gece Minmaya’da, bir gece de Tappi’de kaldı (imzalarını Okuya Hanı’nda görmek mümkün) sonra Kanita’ya döndü. Kanita’da kısa bir mola verdikten sonra 22 Mayıs gibi doğduğu yer olan Kanagi’ye gitti. Dört gün kadar sonra gezisinin ikinci ayağına başladı. Babasının ağabeyi Kanzaburo’nun torunu olan Matsuki Hidesuke’yle (“Bay M.”) görüştüğü Kizukuri’de kısa bir süre mola verdikten sonra Fukaura’ya geçip geceyi orada geçirdi. Sonra geldiği yoldan geri döndü, Goşogavara’da teyzesinin evinde bir gece kaldı, ertesi gün onun için seyahatinin en önemli günüydü, otuz yıldır görmediği dadısı Take’yi arayacaktı. Kitap ikisinin yeniden buluşmalarını anlatan duygusal bir sahneyle kapanır ama Dazai için bu yolculuğun sonu değildi. Doğrudan Tokyo’ya dönmek yerine tekrar Kanita’ya Nakamuralar’a gitti, sonra bir buharlı gemiye binip Aomori’ye geçti. 5 Haziran’da Tokyo’ya geri dönmüştü. Hemen yazmaya başladı ve metni bir ayda tamamladı. Mor Bir Serserinin Gezi Notları dört ay sonra, 1944 senesinin Kasım ayında yayımlandı. Bu kitabı ilk okuyanlar şaşırmış olmalılar. Belli başlı yerleri ve ilgi çekici gelenekleri açık ve net tarif eden bir kılavuz yerine, Dazai’nin kendine, aşka, sanata, manzaraya, Şiga Naoya’nın eserlerine, Başo’nun şiirine vb. dair fikirlerinin bir dökümünü buldular. Yazar, gerçekten de Tsugaru’yla ilgilenen okurlara sus payı verircesine, ansiklopedilerden ve popüler başvuru kitaplarından birkaç alıntı yapar, tren penceresinden gördüklerini formalite icabı, laf arasına sıkıştırır –ama kendisine bu kitabı ısmarlayanların gerçek maksadına hizmet edecek kadar değil. Dazai dostları ve akrabalarının yanında kaldığında yemek sehpası ve saki şişesinden pek ayrılmaz, kendi başına kaldığında –Fukaura’da olduğu gibi– canı öyle sıkılır ki geri dönmek için can atar. Ama ondan isteneni yapıp kitabı daha fazla olguyla ve kendisiyle ilgili daha az şeyle doldursaydı, Mor Bir Serserinin Gezi Notları da kuşkusuz “Yeni Fudoki Dizisi”nin çoktan unutulmuş diğer ciltleriyle birlikte şimdi raflarda tozlanıyor olacaktı. ...



Benzer Kitaplar