YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Haremden Kaçanlar – İstanbul’da Bir Devlet Meselesi ve Feminizm (1906)

Haremden Kaçanlar – İstanbul’da Bir Devlet Meselesi ve Feminizm (1906)

Yazar:

Kategori: Tarih

Çeviren:

ISBN: 978-975-08-2881-2

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 03.2014

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 11.43 TL   Etiket Fiyatı : 17.59 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 216
Boyut : 16.5 x 24 cm

“Haremden Kaçanlar – İstanbul’da Bir Devlet Meselesi ve Feminizm (1906)”

HAREMDEN KAÇANLAR
İstanbul’da Bir Devlet Meselesi ve Feminizm (1906)

Görev gereği İstanbul’da  bulunan ve  o sıralarda ününün doruğundaki Pierre Loti, 1904 Nisan ile 1905 Mart tarihleri arasında çarşaflı üç esrarengiz kadınla birkaç kez gizli gizli buluşur. Bu “üç kara hayalet” ona  Doğulu kadınların yaşadıkları zor koşulları anlatmak ister. Bu gizemli kadınlardan ikisi, Sultan’ın nazırlarından birinin kızları olan Zennur ile Nuriye, 1906 yılının ocak ayında trene atladıkları gibi İstanbul’dan gizlice ayrılır. Amaçları Avrupa’ya gidip mahkûm edildikleri harem hayatından kendilerini kurtarmaktır. Ne ki başlarda sıradan bir aile dramı olan bu firar, kısa sürede bir devlet meselesi haline gelir. Zennur ile Nuriye’nin kaçış hikâyesi, İslam’da kadının konumuyla ilgili başlıklarla Avrupa basınının manşetlerinde yer alır…

Aziyade’nin Anıları

İki yıl önce Boğaziçi, 16 Nisan 1904. Tarabya’da –Avrupa yakasında, iki adım ötede yükselen mütevazı bir cami olmasa, şatafatlı yazlık saray sayesinde adeta İsviçre havasında bir koy– öğle üzeri. Halk kahvesi olarak kullanılan virane bir mekânın yanında bir kenarda tek başına, kuzeydoğudan fırtına halinde esen dondurucu bir rüzgârın altında Pierre Loti bekliyor...

Yazar Türkiye’yi iyi tanıyor. Bu onun Osmanlı toprağına altıncı gelişi ve bu “ikinci vatan” ona ne egzotik sayfalar döktürmüştü. O bu toprakları ilk kez Şubat 1870’te yağmur altında Doğulu ve çamur deryası İzmir’de keşfetmişti. Altı yıl sonra ateşli ve kesin bir aşk hikâyesi yaşadı, bu da 1879’da Selanik’le İstanbul arasında ilk romanı Aziyade’ye hayat vermiştir. Genç kadının izini takip ederek 1887’de onun yasını tutmak için birkaç saatliğine geri döndü ve ardından yoğun melankolisinin mürekkebiyle Doğu’nun Hayaleti’ni (Fantome d’Orient) yazdı. 1890’daki güneşli birkaç kaçamak güne Mayıs 1894’te Kutsal Topraklardan dönüşte kısa bir turistik uğrak da eklenmişti. Bu defa alaturka bir hayat sürmek için on dokuz aylığına geri dönen Loti –yazarlık dışı hayatında fırkateyn kaptanı yüzbaşı Julien Viaud– 10 Eylül 1903’ten beri Fransa elçiliğinin karakol gemisi Vautour’un açık denizlerden uzak kaderini elinde tutmaktadır, bu pervaneyle çalışan mütevazı bir torpilsavar gemisidir.

Geminin kaptanlığına atanması İstanbul’da gerçek bir merak kabarmasına neden olmuş, zabit Bargone bunu sevinçle karşılamıştır: “En önemlisi, bizim kendi halindeki gemimize yarın halen hayatta olan en büyük adamlardan birinin kumanda edecek olmasıdır. Bundan iki üç yüzyıl sonra Pierre Loti’yle kıyaslanınca büyükelçinin, hatta Sultanın elbette fazla bir ağırlıkları kalmayacaktır. Herkes bunu daha bugünden sezinlemekte. Bu yüzden de çok patırtı, sayısız söylenti. Önde gelen zevatın elbirliği etmişçesine surat astığınıı görmek eğlenceli –çünkü prestijleri bir anda zayıflama tehlikesiyle karşı karşıya–, oysa benim arkadaşlarım ve bizzat benim gibi kendi halinde insanlar katıksız bir sarhoşluk hissettiklerini saklamıyorlar.” İlgili baş kişinin sarhoşluğunun ise cinsi başka.

Dümene geçer geçmez içini gitgide ağırlaşan bir duygu sardı; uzun zamandan beri Aziyade’yi bu kadar yakınında hissetmemişti: “Beni buralara getiren o, o sevgili küçük merhume. Şu anda hayatta ne kadar da yalnızım!”

Bununla birlikte, asıl adı Hatice olan bu kadına duyduğu tutkunun üzerinden yirmi altı yıl geçmişti. Julien Viaud’yu Pierre Loti, Pierre Loti’yi de ressam Lévy-Dhurmer’nin batan güneşin altın rengine boyadığı bir gök üzerinde beliren siluetleriyle kubbe ve minarelerin önünde ölümsüzleştirdiği büyük Türk dostu yapan yirmi altı yıl. Böyle oryantalist bir dekor Hatice’nin eski âşığına, Alman afiş ve reklamları bir yana, buraya alkolünü, gri takım elbiselerini boca eden “saralı” bir Avrupa’nın tehdidi altındaki bu şehrin ebedi âşığına çok yakışıyor...

Artık ünlü bir yazar olarak onun Osmanlı’nın başkentinde yapmaya alıştığı şeyler var. Fransa büyükelçiliğinin balolarından Yıldız Sarayı’ndaki görkemli Cuma selamlığına, Sultan II. Abdülhamit’in hatırlı davetlileri arasında sayılıyor. Karşı yakadaki Mısır hidivi Abbas Hilmi Paşa’yı seve seve ziyarete gidiyor, ramazanda şehrin valisi Rıdvan Paşa’nın iftar davetini kabul ediyor ya da İran büyükelçisinin evinde bir Doğu şatafatının ortasında, Acem sazlarının hüzünlü sesiyle keyif çatıyor. Kısa süreliğine İstanbul’a uğrayan önemli seyyahlar bir anıtı ziyaret eder gibi onu ziyaret ediyor: daha geçenlerde şair Henri de Régnier ya da ressam Clairin gemideki sofrasına misafir oldular.

Adam Türkçe ders alıyor, nargile içiyor, Beykoz köyünün ağaçları altında ya da Sultan Selim mahallesinde dolaşırken fes takıyor. Üsküdar’da zikir getiren dervişleri dinliyor ve büyük bir zevkle sıradan insanların hayatına karışıyor – kenar mahallelerdeki gece gezintileri de buna dahil. Fransızca yayımlanan günlük Stamboul gazetesi, onun bir denizci ve bir edebiyat adamı olarak zamanını nasıl geçirdiği konusunda düzenli olarak haberler veriyor, bir dişi kedinin “alegorik vaftizi” de buna dahil. Dostlarının, resmi zevatın, güzel kadınların huzurunda kendini yapmacık bir estet merakına kaptıran Pierre Loti 9 Aralık’ta büyük bir şaşaayla biraz özel bir five o’clock tea düzenledi. Kuzeylilerin en büyük tanrısı Odin adına bir sunak hazırlandı, geminin yemek salonunun tam ortasına dikildi ve Romberg’in bürlesk senfonisi Sigurd’un ve birkaç Acem lied’inin notaları arasında, druit rolünü oynayan uzun saçlı bir zabitle, elektrik ışığının göz kamaştırıcılığı altında Ankara kedisi Belkıs’ın vaftiz törenine başlandı: “Davet ettiğim küçük kızları eğlendirmek için masum bir çocukluk”, Loti böyle diyordu. Ama birkaç gün sonra Orient-Express’le gelen gazetelerde Paris’te tutucu basın organlarının dine saygısızlık, rezalet diye haykırdıkları okundu. Bu şatafatlı olduğu kadar lüzumsuz da olan sahneleme karşısında şoke olan aşırı sol yanlısı gazetelerin pek hoşlanmadığı bu küçük olay özellikle aşırı sağ ve Avrupa Katolik basını tarafından fazla büyütüldü. Papalık elçisinin büyükelçiden açıklama istediği, davet bile edilmeyen büyükelçinin de Vautour’un kaptanını Müslüman toprağında bir Hıristiyan törenini gülünç hale getirmekle suçladığı söylendi! Yazar herhalde kendi kendine “basının saçmalıklarına şerbetliyim” diyordu ama elinden ne gelir? Yaptığı her şey olay oluyor. Ankara kedisine gelince, kedi kısa bir süre sonra boğulmuş olarak bulunacaktı...



Benzer Kitaplar