YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Gemi Elli Yıldır Sessiz  Özel Mektupları ve Yazışmalarıyla Ölümünün 50. Yılında Yahya Kemal

Gemi Elli Yıldır Sessiz Özel Mektupları ve Yazışmalarıyla Ölümünün 50. Yılında Yahya Kemal

Kategori: Sergi Kitapları

ISBN: 978-975-08-1511-9

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 11.2008

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 12.04 TL   Etiket Fiyatı : 18.52 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 104
Boyut : 16.5 x 24 cm

“Gemi Elli Yıldır Sessiz” Özel Mektupları ve Yazışmalarıyla Ölümünün 50. Yılında Yahya Kemal
13 Kasım – 13 Aralık 2008

Yahya Kemal’in ardında bıraktıklarını bize onun hayatında yaşadığı kaybediş ve kayboluşu ve bunlardan damıttığı büyük şiiri hatırlan “Gemi Elli Yıldır Sessiz” Özel mektupları ve yazışmalarıyla ölümünün 50. yılında Yahya Kemal sergisi 13 Kasım -13 Aralık tarihleri arasında Yapı Kredi Sermet Çifter Salonu’nda. Sergiye eşlik eden sergi kitabı, bu büyük şairin bilinmeyen yönlerini öğrenmek isteyenlere…

Cihan ve Ruh ya da Kaybolan Yolcudan Kalanlar
Birisiyle tanışmak her şeyden önce onun varlığının bilincine varmaktır. Yahya Kemal ise hayatıma yok olarak girdi. “1/11/1958” adlı şiirimde anlattığım gibi, beş yaşındaydım, öğleden sonraydı, hayatımdaki ilk ev olan Kurtuluş’taki evimizde radyo oyun havaları çalarken üç tekerlekli bisikletime binmiş dolaşıyordum. Sonra haberler başladı ve spikerin “Yahya Kemal bir süredir tedavi görmekte olduğu Cerrahpaşa Hastanesi’nde bu sabah hayata gözlerini kapadı”, demesiyle annem “Aaa”, deyip elini ağzına götürdü. Böylelikle, Türkçenin en büyük şairiyle bir “kayıp”, artık olmayan birisi olarak tanıştım.
Şimdi bunun Yahya Kemal için ne kadar uygun olduğunu görebiliyorum. Hiçbir zaman bir eve sahip olmadan, belli bir işe girmeden, evlenip yuva kurmadan, kalıcı bağlar oluşturmadan hayatını akraba evlerinde, öğrenci yurtlarında, pansiyonlarda, elçiliklerde, otellerde geçiren şairin uzun bir kaybolup gidiş sergilediği söylenebilir. Ortada, oradan oraya savrulan bütün başka “yolcu” ve sürgünlerden – Amerika’dan ayrılıp İngiltere’ye yerleşen, ama bu yabancı ülkede iki kez evlenen ve ikinci eşiyle çok mutlu olan Eliot’tan; on altı yaşında terk ettiği Polonya’ya yarım yüzyıl içinde yalnızca üç defa geri dönen, ama hiç olmazsa sürgünde evi ve çocukları olan Conrad’dan; o da hayatının son yıllarını bir otelde geçiren, ama sevgili Vera’sından hiç ayrılmayan Nabokov’dan – bile daha yalnız, kimsesiz, “aidiyetsiz” birisi var.
Yahya Kemal’in bu büyük ve esrarengiz yalnızlığını, kaybediş (“Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir”), veda (“Adalardan yaza ettik de vedâ”) ve ayrılıktan (“Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş”) oluşmuş gibi duran evrenini neye bağlayabiliriz? Bazıları, cevabın basit olduğunu, Yahya Kemal’in kişisel durumunun, batılılaşma süreci içinde kimliğini kaybedip köklerinden koptuğu için başıboş bir şekilde sürüklenmekte olan bir ulusun bir bütün olarak içinde bulunduğu durumu yansıttığını söyleyeceklerdir. Ama zaman zaman Yahya Kemal’in kendisinin de başvurduğu bu açıklama bana bütünüyle inandırıcı gelmiyor. Birincisi, “ulusal dramımız” denilebilecek olan durumdan hepimiz az çok etkileniyoruz, ama pek azımız Yahya Kemal’in yersiz yurtsuz, garip, göçebe hayatını yaşıyoruz. İkincisi de, Yahya Kemal köklerimizden kopmamızdan bazen batılılaşmayı suçlarken, bazen de öteden beri kimliğimizin ve köklerimizin bilincinde olmayan bir ulus olduğumuzu söylüyor ve bu açıdan Batılıların bizden çok farklı olduğunu vurgulayarak sorunun batılılaşmamızdan değil, yeterince batılı olmamamızdan kaynaklandığını ileri sürüyor.
Dolayısıyla, şairin batılılaşma ve kimlik sorunumuzla ilgili olarak söyledikleri herkes gibi bana da derin ve önemli gelse de, içinde olduğu durumun açıklamasının bu alanda yattığını sanmıyorum. Çok sevdiği “vatan”, “biz”, “Aziz İstanbul”,  “medeniyetimiz” gibi kavramlar bana, onun kaybettiklerinin bir listesinden çok, büyük köksüzlüğünden ve aidiyetsizliğinden korkan birisinin bunlara karşı kafasında oluşturduğu bir dizi sığınak gibi geliyor. Bence Yahya Kemal “vatan”dan kopmuş olduğu için köksüz ve başıboş değil, zaten  köksüz ve başıboş olduğu için kendine bir “vatan” aramakta. Bu köksüzlük ve başıboşluğun nereden (temel bir deneyimden mi, kişilikten mi, bir dizi rastlantıdan mı) geldiğini bilmiyorum, kimsenin de kesinlikle bilebileceğini sanmıyorum. Hiçbirimizin olduğumuz insanı neden olduğumuzu bütünüyle açıklıyabilmenin mümkün olmaması gibi Yahya Kemal’in neden Yahya Kemal olduğunu bütünüyle açıklayabilmek de mümkün değil. Tek bildiğim (ya da, daha doğrusu, emin olduğum) ulusal dramımız hakkında söyledikleri ne olursa olsun, gerçek Yahya Kemal’in ve onu Yahya Kemal yapan şeyin, yani şiirinin, kaynaklarının bu dramın bağrında değil dışında yer aldığı. Kanımca gerçek Yahya Kemal, “Cihan vatandan ibârettir îtikadımca,” dese de cihanın yalnızca cihandan, içimizdeki ruhun da yalnızca içimizdeki ruhtan ibaret olduğunu, bunlardan ikincisi için birincisinde bir “ev” bulunmadığını, ama edebiyat denilen mucizenin bize, bir an için olsa bile, ruhla cihanın kaynaştığını, maddenin manaya dönüştüğünü, her şeyin bir olup bizim de bu birliğin parçası olduğumuzu duyumsattığını bilen birisi. Şiirin ana öğesi olarak gördüğü lirizmden, mistik bir şekilde kendinden geçerek bir bütün içinde erime çağrıştıran bir kelimeyle “aşk” olarak söz etmesi bence bundan.
Şairi anlamak açısından en önemli yapıtlarından birisi olan “Açık Deniz”de çırpınan bir denize benzetilen ruhun kendini kaptırıp içinde kaybolmak istediği duygu da ancak bu “aşk” olabilir:
Sezdim bir âşina gibi; heybetli hüznünü!
Ruhunla karşı karşıya kaldım o med günü,
Şekvânı dinledim, ezelî muztarip deniz!
Duydum ki ruhumuzla bu gurbette sendeniz.
Dindirmez, anladım bunu, hiçbir güzel kıyı,
Bir bitmiyen susuzluğa benzer bu ağrıyı.

Burada Yahya Kemal “hiçbir güzel kıyı”nın bizim için “vatan” olamayacağını, bütün dünyanın “gurbet” olduğunu açıkça belirtiyor. Dahası, şiirin ilk bölümünde ulusal kimliğimizin simgesi olarak beliren “akıncı cedler”in “ihtiras”ının da her türlü “vatan”ı arkalarında bırakıp “ufuktaki sonsuzluğa” ulaşmak olduğunu öğreniyoruz. Denizin çırpınan ruhun değil, aranan sonsuzluğun simgesi olarak belirdiği “Deniz” şiirinde ise “aşk” ismen karşımıza çıkıyor:
Mâdem ki deniz rûhuna sır verdi sesinden,
Gel kurtul o dar varlığının hendesesinden!
Son zevkin eğer aşk ise ummana karış tat!
Tabii, Yahya Kemalin hiçbir şiirinde olmadığı gibi, “Açık Deniz” ve “Deniz”de de ruhun aradığının sonuçta ancak şiirde bulunabileceğini açıkça söyleyen herhangi bir şey yok. Ama bu görkemli şiirlerin yapı, ahenk ve bütünlük gibi öğeler yoluyla ulaştığı büyük dinginlik şairin bunları yazmakla gitmek istediği yere varmış olduğunu bize sezdiriyor. İşte Yahya Kemal’in eşit derecede büyük bir dinginlikle dolu olan başka bazı şiirlerinden birkaç dize:
Bir tâze bahar âlemi seyretti felekte.
Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek’te;
Akşam... Lekesiz, sâf, iyi bir yüz gibi akşam...
Tâ karşı bayırlarda tutuşmuş iki üç cam
(“Ses’)
Bu def’a farkına vardım ki ihtiyarlamışım,
Hayâtı bir camın ardında gösteren tılsım
Bozulmuş anlıyorum, çıktığım seyâhatte.
Cihan ve ben değiliz artık eski hâlette.
(“Yol Düşüncesi”)
Kandilli’de eski bahçelerde,
Akşam kapanınca perde perde,
Bir hâtıra zevki var kederde.
(“Akşam Musikisi”)
Hicran, gün ortasında öten bir horoz gibi,
Seslendi pek vakitsiz... İçim yandı ansızın.
Mâzi yosunla örtülü bir göl ki yok dibi,
Mevsim serin ve bahçede yaprak yığın yığın.
(“Hatırlatan”)
Bence bu dinginlik her ayrıntının şairin duygularını ve içinde olduğu ruh halini yansıtmasından, dünyanın bir yandan anlatımcı şiire özgü gerçekçilikle bütün somutluğu ve nesnelliği içinde verilirken, bir yandan da Yahya Kemal’e kendisini gösteren bir aynaya dönüşmesinden kaynaklanıyor. Böylelikle şair sonunda çevresiyle bütünüyle uyum içinde olduğu bir “ev”e kavuşurken biz de okur olarak bir tür sonsuzluk ve kusursuzlukla karşı karşıya olduğumuzu duyuyoruz.
Yukarıda andığım türden nice büyülü şiir yazan Yahya Kemal sessiz gemisine binip bir başka denize açılalı elli yıl olmuş. Bu sergide onun kendi elyazısıyla şuraya buraya not ettiği dizeler, sağa sola gönderdiği mektup ve kartpostallar, kendisine kesilen otel faturaları, tek başına ve başkalarıyla çektirdiği fotoğraflar yer alıyor. Ama bu nesnelerin ilginçliği tabii kendilerinden değil çağrıştıklarından kaynaklanıyor. Bir gök gürültüsü efekti ve şimşek gibi çakıp sönen güçlü bir ışık eşliğinde sahnede pelerinini, bastonunu, gözlüklerini ve (espri anlayışına göre) belki de takma dişlerini bırakarak “kaybolan” bir sihirbaz gibi hepimiz bir gün ardımızda bir şeyler bırakarak kaybolacağız. Farklı olarak, bu sergiyi gezerken, Yahya Kemal’in ardında bıraktıkları bize onun hayatında yaşadığı kaybediş ve kayboluşu ve bunlardan damıttığı büyük şiiri hatırlatacak. Belki bir yandan da kendi kaybettiklerimiz – odadan odaya gezindiğimiz o üç tekerlekli bisiklet, oyun havaları çalan portakal sandığı büyüklüğündeki eski radyo, “Aaa” diyen anne, Kurtuluş’taki ilk ve son evimiz – aklımıza gelecek ve bize tekrar “ev”de olduğumuz duygusunu verebilecek tek gücün edebiyat olduğunu bir defa daha kavrayacağız.



Benzer Kitaplar