YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Hakikat-Sonrası

Hakikat-Sonrası

ISSN: 977-1300-2880-104

Sayı : 104 Dönem : Kış 2021

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%30İNDİRİM 39.20 TL   Etiket Fiyatı : 56.00 TL
-+

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

HakkındaİçindekilerAbonelik

3 aylık düşünce dergisi cogito’nun Kış 2021 sayısında “Hakikat-Sonrası” var.

Hakikat-sonrası, doğruyla yanlışı, hakikatle safsatayı birbirinden ayırmanın giderek zorlaştığı bir epistemolojik krize mi işaret ediyor yoksa demokratik toplumun kurumlarının aşındığı, neoliberal yıkımla birlikte bireyin topluma ve kendine yabancılaştığı, müşterekliğin ve rasyonel bir kamusal söylemin giderek imkânsızlaştığı bir toplumsal-siyasal çöküşe mi? Hakikat peşinde koşanlarla, iktidar peşinde koşanlar arasındaki mücadelede, sıfırı tükettiği varsayılan eleştiriyi göreceleştirme ve doğallaştırma kıskacından kurtarıp ona eleştirel işlevini tekrar kazandırmanın ve kolektif eylem kapasitesini canlandırmanın yolu nedir? Cogito, Komplo Teorileri’nin odakta olduğu 103. sayıdan sonra, toplumsal kriz ortamında hakikat, siyaset, birey ve toplum ilişkisi sorgulamasını Hakikat-Sonrası dosyasıyla sürdürüyor.

cogito’ya buradan abone olabilirsiniz.

Cogito’dan

Hakikat-Sonrası

“Hakikat-Sonrası” ibaresinin 21. yüzyılda siyaseti, kamusal yaşamı, toplumsallığı ve öznenin bunlarla ilişkisini niteleyen bir kavram olarak ani bir popülerlik kazanması 2016 yılına denk geliyor. Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle birlikte “alternatif gerçeklerin” günlük siyasal jargonda yaygınlaşmaya başladığı, hatta muteberlik kazandığı ve Oxford Sözlükleri’nin “hakikat-sonrası”nı yılın sözcüğü seçtiği yıl 2016. “Hakikat-sonrası” ilk kez, bu sayıda Türkçe çevirisini yayımladığımız “Yalanlar Rejimi” başlıklı yazıda Steve Tesich tarafından kullanılmış oysa. Tesich’in demokratik kurumların giderek aşındığını, halkın “gerçeği bilmek istemediğini”, totaliter canavarların sadece rüyasında görebileceği bir halkın prototiplerine dönüşmeye başladığını tespit ettiği bu yazısı, 30 yıl önceden, yani neoliberalizmin tahribinin başlangıç günlerinden, şimdi içinde bulunduğumuz geleceğe dair isabetli bir öngörü ya da uyarı niteliğinde.

Hakikat-sonrası, doğruyla yanlışı, hakikatle safsatayı birbirinden ayırmanın giderek zorlaştığı bir epistemolojik krize mi işaret ediyor yoksa demokratik toplumun kurumlarının aşındığı, neoliberal yıkımla birlikte bireyin topluma ve kendine yabancılaştığı, müşterekliğin ve rasyonel bir kamusal söylemin giderek imkânsızlaştığı bir toplumsal-siyasal çöküşe mi? Hakikatle siyaset arasındaki ontolojik bağın zayıflamasında postmodernizmin dahli ne? Hakikat peşinde koşanlarla, iktidar peşinde koşanlar arasındaki mücadelede, sıfırı tükettiği varsayılan eleştiriyi göreceleştirme ve doğallaştırma kıskacından kurtarıp ona eleştirel işlevini tekrar kazandırmanın ve bireylere, halka, bize kolektif eylem kapasitesini kazandırmanın yolu nedir?

Komplo Teorileri sayısında “yalnız, güçsüz ve güvencesiz bireye görünürde istikrarlı ve sağlam bir sığınak sunan, aidiyet duygusu veren komplo teorilerinin cazibesi ve yaygınlığı yeni bilgi ve yönetim rejimleri, siyaset, radikalizm ve ruhsallık hakkında neler söylüyor?” sorusuna yanıt aramıştık. Bilginin değil, kanı ve inançların hüküm sürdüğü, hakikatin önemsizleştiği, buna karşın doğa tahribatının kaçınılmaz sonucu olan büyük felaketin bireyle toplum arasındaki bağların yeniden güçlendirilmesini zorunlu kıldığı hakikat-sonrasına dair bu dosyayla krizler çağında birey ve toplum ilişkisi izleğini sorgulamayı sürdürüyoruz.

Şeyda Öztürk

Gaël Curty - Nancy Fraser: “Kapitalizmi, Krizi ve Eleştiriyi Yeniden Düşünmek”

Dosya
Steve Tesich: Yalanlar Rejimi
Linda M. G. Zerilli: Alternatif Gerçekler Çağında Bilgi Teyidi ve Hakikat Anlatıcılığı
Klaus Benesch: Hakikat ile Hakikat-Sonrası İlişkisi Modernizm ile Postmodernizm İlişkisi midir? Heidegger, Beşeri Bilimler ve Sağduyunun Ölümü

Hakikat, Hakikatin Zayıflatılması ve Hakikat-Sonrası Richard Rorty ve Postmodern Demokratik Sosyalizm - Özgür Emrah Gürel

I

Modernliğin kurucu anlatılarının politik, tarihsel veya kültürel düzlemde istikrarsızlaşması hakikat-sonrası (post-truth) bir dönemin oluşumuna ne ölçüde katkıda bulunuyor? Geçen yüzyılın neredeyse tamamına egemen olan Hakikat (Truth), mutlak Akıl (absolute Mind) ve nesnellik (Objectivity) eleştirisi ve postmodernizmin “hakikatlerin çoğulluğu” (multiple-truths) tezi ile hakikat-sonrası yeni ideolojik söylemler arasında bir ilişki kurmak mümkün olabilir mi? Aydınlanma felsefesinin Hakikat ve politika arasında kurduğu ontolojik bağın 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren düzenli olarak zayıflatılması (weakening), bir başka deyişle “Hakikat”in tarihselleştirilmesi süreci, aynı zamanda hakikat-sonrası söylemlerin beslendiği bir kaynak olarak da düşünülebilir mi? Postmodern uğrak, son yıllarda ısrarla vurgulandığı üzere, hakikat-sonrası dönemin atası mıdır? Arendt ve Adorno, Derrida ve Foucault, Vattimo ve Rorty gibi farklı felsefi geleneklerden beslenen düşünürlerin, geçen yüzyılda Hakikat kavramının felsefi kazanımlarına kuşkuyla yaklaşmaları ve politik alanda Hakikat fikrinin sebep olduğu metafizik şiddeti kıyasıya eleştirmeleri, hakikat-sonrası dönemin gerçek-dışı ve komplo teorileri üzerine kurulu kamusallıklarının kuruluşuna ilişkin bir gerekçelendirmeye olanak sağlamış mıdır? 21. yüzyılın ilk çeyreği sonlanırken, neoliberal dünyanın özel alana fazlasıyla gömülü yurttaşları açısından hakikatlerin çoğulluğu hakkında düşünmenin nasıl bir politik önemi olabilir? Katı olan her şeyin Marx’ın öngörüsünden çok daha hızlı bir şekilde buharlaştığı bu yeni çağda, “çoklu-hakikatler paradigması” üzerine inşa edilebilecek demokratik imgelemleri bir kez daha düşünmek neden kaçınılmaz bir zorunluluk olarak algılanmalıdır ki? Fransız filozof Jacques Derrida’nın son dönem çalışmalarında ısrarla hatırlattığı üzere “Hakikat ideası” postmodern zamanlarda hâlâ eleştirel bir kavram olarak geçerliliğini korumakta mıdır? Bizleri birçok açıdan Antik Yunan, Orta Çağ ve Modern paradigmalardan ayıran, postmodern dönemin “Hakikatin zayıflatılması” projesi, “post-metafizik” ve “hakikat-sonrası” bir çağ için ne kadar açıklayıcı olabilir? Henüz 19. yüzyılın son çeyreğinde Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin İyinin ve Kötünün Ötesinde adlı eserinde belirttiği üzere “modernitenin diyalektiği” giderek artan Hakikat krizleri karşısında çaresiz kalmaya başlamışken, 21. yüzyılın karmaşık iktisadi, politik ve toplumsal ilişkileri düşünüldüğünde, evrensel hakikatlerin parçalanmışlığına metafizik ve anti-demokratik yaklaşımlara yaslanmayan çözümler nasıl üretebilir? Elbette yukarıda dile getirilen bütün bu soruları eleştirel bir bakış açısıyla yanıtlamak çalışmamızın sınırlarını fazlasıyla aşıyor. Öte yandan hem dünyada hem de ülkemizde demokratik imgelem ve yurttaşlık idealleri karşısında bireyi ve piyasayı kutsayan ekonomi-politik teorilerin önlenemez yükselişi ve modernliğin felsefi söyleminin metafizik parçalanışı bir nesnellik olarak Hakikat tartışmasının ayrıcalıklı konumunu ortaya çıkarmaktadır. Mutlak Hakikat ve hakikat-sonrası iddialar arasında sıkışmaya başlayan postmodern dünyamızın ve onun giderek melezleşen ve çoğullaşan kamusallıklarının izdüşümünde Hakikat sorusunu ve onun temsiliyeti krizini tartışmak artık kaçınılmaz gözüküyor.

1970’lerin ikinci yarısından başlayarak neoliberal rejimlerin toplumu ve politikayı tedavülden kaldırma girişimlerinin ağır sonuçları, hakikat-dışı ve hakikat-sonrası bir kamu yaratma teşebbüsleri son iki yıldır uygarlığımızı tehdit eden Covid-19 pandemisiyle birleşerek yaşam alanlarımızı çok daha çatallandırmaya ve ayrıştırmaya başladı. Bu tarihi dönüşümle eşgüdümlü bir şekilde neoliberal ekonomi politikalarının etkisindeki otoriter popülist siyaset anlayışları ve onun hakikat-sonrası ideolojik söylemleri demokratik toplum projesini, kamusal beraberlik ve işbirliği fikriyatını doğrudan hedef aldı. 1980’lerin Reagan, Thatcher, Kohl ve Özal yönetimlerini 2000’lerde Putin, Trump, Johnson, Bolsonaro, Orban ve Erdoğan iktidarları takip ediyor. Artık gelinen bu son aşamada, Sheldon Wolin’in ikna edici bir şekilde belirttiği üzere, “modernitenin felsefi söyleminin metafizik bir kriz içine girdiğini düşünmek abartılı bir yorum olmayacaktır.” İlerleme ve kalkınma fikrine yönelik giderek artan şüphelerin kozmopolit ve demokratik toplum tasavvurlarına ilişkin kuşkularla birleşmesi modernitenin felsefi söylemlerinin temellerinden sorgulanmasına yol açarken, kendimizi yepyeni formlarda ortaya çıkan hakikat-sonrası otoriter ve hatta totaliter rejimlerin kontrolünde buluyoruz. Öte yandan modernitenin büyük anlatıların son elli yılda durmaksızın sorgulanması; özgürlük, eşitlik ve dayanışma gibi Fransız Devrimi’nin vazgeçilmez politik ideallerinin bile yadsınmasına yol açıyor. Son iki yüzyılda giderek yoğunlaşan bu adı konulmamış krizin, Hakikat sorusu ve demokratik imgelem arasındaki ilişkiyi çözümlemekte güçlü bir etki alanı olduğunu gözlemliyoruz. Tanık olduğumuz mutlak hakikat talepleri ile aynı şekilde kuvvetli hakikat-dışı ve hatta hakikatin tamamen bir yalandan ibaret olduğunu öne sürebilecek politik söylemler iç içe geçerken, nihilizmin ve göreceliğin yeni özne konumları yaratmakta oldukça başarılı olduğunu kabul etmekten başka bir alternatifimiz var mı? Bu karmaşa ve kaosun en önemli felsefi sonuçlarından biri de, Benhabib’in yıllarca önce ifade ettiği üzere, “Hakikat sorusuyla bir kez daha yüzleşmek gerekliliğini kabul etmekten geçmektedir.”

Devamı Cogito bu sayıda

Bruno Latour: Eleştiri Neden Sıfırı Tüketti? – Olgu Meselelerinden Endişe Meselelerine
Sebastian Schindler: Hakikat-Sonrası Siyaset Çağında Eleştirinin Görevi

Hans Blumenberg: Mit, Politik Mit ve Meşruiyet Retoriği - Zeynep Talay Turner

Giriş

Alman filozof Hans Blumenberg (1920-1996) “Moses the Egyptian”da Sigmund Freud ve Hannah Arendt ile bir diyaloğa girer. Deneme aslında Arendt’in Eichmann in Jerusalem (1963) kitabının bir eleştirisidir ama Freud’un Moses and Monotheism (1939) kitabıyla başlar. Blumenberg denemenin en başında sadece bu iki kitabın içeriklerindeki benzerliklere değil, aynı zamanda yayımlandıklarındaki “etkilerinin denkliği”ne de dikkat çeker: “Freud nasıl Musa’yı kendi halkından çaldıysa, Arendt de Eichmann’ı İsrail devletinden çalmıştır.” Blumenberg bu “çalma”ya karşı öfkesini saklamaz. Neden Blumenberg, Freud ve Arendt’in Yahudi halkından bir şey çaldığını düşünmektedir? Dahası çaldıkları nedir? Kısa cevap şudur: İsrail devletinin kurucusu. Ancak bu “kurucu” her yıl coşkulu kutlamalarla, meydanlara dikilen heykellerle anılacak bir ulusal kahraman değil, tam tersine olumsuz bir kahramandır. Olumsuz kahraman, Blumenberg’e göre, Yahudi halkının bir ulus olma olasılığının koşullarını yaratan kişidir, ancak, paradoksal bir biçimde, tam da bu koşulları ortadan kaldırmaya çalışan grubu temsil ettiği için söz konusu koşulların yaratılmasını sağlayandır. Arendt ile ilgili olarak Blumenberg şunu iddia etmektedir: Sadece kurbanlara karşı saygı beslemediği için suçlandığını düşünen Arendt, Eichmann davasının kamusal ve politik işlevini görmekte başarısız olmuştur. Nedir bu işlev? Blumenberg’e göre Eichmann davası İsrail devletine bir kurucu politik mit ve bir meşruiyet kaynağı sağlamıştır.

Blumenberg’in bu tuhaf iddiasını anlamak için iki kitabına bakmamız gerek: The Legitimacy of the Modern Age ve Work on Myth. Aslında Blumenberg Myth kitabında politik mit tartışmasına girmez ama kullandığı bazı kavramlar kuramsal çerçevenin oluşturulmasında yardımcı olabilir. Örneğin, Blumenberg’in “mitler anlam [Bedeutsamkeit, significance] yaratır” fikri, politik mitlerin toplumsal işlevini anlamak için önemlidir. “Anlam” tartışması aynı zamanda özellikle Legitimacy kitabında derinlemesine tartıştığı “meşruiyet” fikriyle ilişkilidir.

Blumenberg’e göre modern çağın meşruiyeti insanın kendini-iddia-etmesi (Selbstbehauptung, self-assertion) fikrine dayanır, ki bu da Blumenberg’in kendini-güçlendirme (Selbstermächtigung, self-empowerment) dediği dürtüden ayırt edilmelidir. İkincisi, mutlakçı (absolutist) terimlerle düşünmeye ve insanlığın tanrılaştırılmasına yol açar. İnsanın kendini-iddia-etmesi fikri ise, Orta Çağ’ın sonunda ortaya çıkmaya başlayan yeni bir bilincin sonucudur: Dünya, üzerinde etkide bulunabileceğimiz bir şeydir. Kendini-iddia-etme, bilimi, Hıristiyan geleneğinden miras kalan mutlakçı tavırla meşrulaştırmamamız gerektiği anlamına gelir. İnsanların kendi tarihlerini yapan varlıklar olduklarını, dahası yapmak zorunda olduklarını imleyen varoluşsal bir tavırdır. O halde sorulması gereken şudur: “Politik mitler” aracılığıyla meşruiyet arayan bir devlet böyle bir mutlakçı soruyu mu yanıtlamaya çalışmaktadır (kendini-güçlendirme); yoksa sadece dünyadaki diğer devletlerin arasında kendi yerini mi aramaktadır (kendini-iddia-etme)? Blumenberg’in bu soruya verdiği yanıtlar ikna edici olsun ya da olmasın, terminolojinin kendisi ilginç tartışmalara yol açabilir.

Mitosa karşı Logos; Mitostan Logosa

Myth kitabında Blumenberg sorar: Neden Aydınlanma projesinin vaat ettiği rasyonellik ve bilimsel düşünce mitleri sonlandırmadı? “Hiç kimse” der Blumenberg, “mitlerin bilimden daha iyi argümanları olduğunu savunmak istemeyecektir; hiç kimse, dogma ve ideolojinin yaptığı gibi, mitlerin şehitleri olduğunu veya mistisizmin deneyim yoğunluğuna sahip olduğunu iddia etmeyecektir” ama mitin sunduğu bir şey vardır: Anlam. Eğer mitlerin bir anlam üretme işlevi olduğunu anlarsak, “Mitler neden ortadan kaybolmadı?” sorusuyla daha az tedirgin oluruz ve mitos ile logos karşıtlığını ya da mitostan logosa geçildiği anlatısını ileri sürmeye daha az istekli oluruz. Angus Nicholls’un işaret ettiği gibi, aralarında kimi farklılıklar olsa da, Presokratlardan, Platon’dan, Aristoteles’ten Yeni Ahit’e ve Aydınlanmaya kadar çeşitli mit yaklaşımları tek bir temel argüman kurarlar: “Mit, insanın kültürel gelişiminde ilkel bir aşamadır, yanıltıcıdır ve çoğu zaman aldatıcıdır ve felsefi rasyonaliteye erişmek, doğru dini inançları elde etmek (genellikle tek tanrılı dinler) veya bilimsel modernitenin pratik avantajlarına ulaşmak için geride bırakılmalıdır.”

Hem mitlerin primitif olduğu ve dolayısıyla uzak bir geçmişe ait olduğu yolundaki Aydınlanma fikrinin hem de mitlerin insan doğası için rasyonel ve bilimsel düşünceden daha temel olduğuna dair Romantik fikrin üstesinden gelmek için Blumenberg, miti Aydınlanmanın yaptığı gibi terminus ad quem (sürecin sona erdiği nokta) perspektifinden değerlendirmek yerine, onun terminus a quo’suna (çıkış noktası) odaklanmamız gerektiğini öne sürer. Hem Ernst Cassirer hem de Giambattista Vico, der Blumenberg, “mite bilimsel rasyonalite bakış açısından terminus ad quem olarak yaklaştılar ve bu nedenle miti kendi otonomisi içinde kuramlaştırma girişimlerinde kısmen başarısız oldular.” Blumenberg, mitin kökenine (orijin) ilişkin bir kuram talep ederken Cassirer ve diğerlerinin gözden kaçırdığı şeyin şu olduğunu iddia eder: Tüm mitsel malzeme ve model birikimi bize bir alımlama (reception) aracılığıyla ve bir kültürel seleksiyon mekanizmasıyla aktarılmıştır. Mite otonomisini vermek, daha doğrusu, geri vermek için mitin işlevine odaklanmalıyız.

Devamı Cogito bu sayıda

Özgür Taburoğlu: Hakikat-Sonrasında Bazı Tuhaf Görüngüler

Hakikat-Sonrası Bilim Kavrayış(lar)ı ve Yeni Bir Kavram Haritası - Post-Modern, Post-Hakikat, Post-Normal Kesişiminde Bir Kavramsallaştırma Olarak “Bilim” - Ömer Faik Anlı

Ayrı ayrı işleyebilen kavramlar birbirleriyle diyaloga geçtiklerinde, her biri bundan kârlı çıkıyor.

“Hakikat-sonrası / Post-Hakikat” (İng. Post-Truth), 1992 yılında Amerikan politikasına gönderimle kullanımından ve Ralph Keyes’in 2004 yılında çağı niteleyen bir kavram olarak kitap başlığına taşımasından sonra, Oxford Sözlüğü tarafından 2016’da yılın sözcüğü seçildiğinde, mesele ilk elden etik bir düşüş meselesi olarak algılandı. Bu bağlamda, hakikatin önemsizleştirilmesi, yalan söylemenin veya yalan söylenmesinin artık umursanmıyor oluşuydu. “Hatta doğruyu söylemek artık fabrika ayarlarımızdan biri olarak görülmüyor”du. Mesele, kişisel inançlarımız ve bu inançlara tutkulu bağlılığımızla beslenen duygularımızla ilgiliydi. Öyle ki, post-hakikat “nesnel olguların, kamuoyu oluşturmada, duygulardan ve kişisel inançlardan daha az etkili olması durumu” şeklinde tanımlanmıştır. Bu durumun büyük bir bölümünü psikoloji terimleriyle anlamlandırabilir ve hatta açıklayabiliriz. Zira temelde mesele iletişim içerisinde bir davranış kalıbı olarak yalan söylenmesine karşı tepkimiz ve yalan söylemeye dair motivasyonlarımızla ilgili görünmektedir. Oysa, “ ‘yalan’ sözcüğüyle bilerek, aldatma maksadıyla oluşturulan yanlış ifadeyi; ‘yalancı’ sözcüğüyle de aldatma maksadıyla bilerek yanlış bilgi yayanı” kast ediyorsak durum değişmektedir. Zira, post-hakikati esas belirleyen durum, tanım içerisinde vurguladığım “bilerek”, “yanlış” ve “yanlış bilgi” sözcüklerinin göndergesinin ne olduğu ve nasıl belirlendiği üzerindeki olağan mutabakatın artık mevcut olmayışıdır.

Toplumsallık içerisinde örgütlenebilmemizi, organize olabilmemizi ve böylece tür olarak hayatta kalabilmemizi sağlayan “güven” ve “bağlılık”ı tesis eden “doğruluk” (doğruyu söylemek) ve “yalan”ın bağlamsal konumuna dair etik temelli üç yaklaşıma bir dördüncüsü epistemolojiden gelmiştir: Doğru söylemek ve yalan söylemek arasındaki, temelde de doğru ve yanlış arasındaki farkı (ayrımı) belirleyen kriter(ler) üzerine yalan söylenebilir mi? Daha açık bir soruyla, yalanı “yalan”, yanlışı “yanlış” olarak belirleyen epistemolojik kriter üzerine yanlışa düşmek ne anlama gelmektedir? Bu bağlamda, “hem zaten hakikat nedir ki?” veya “kime göre, neye göre?” sorularında gömülü bir “post” durumuna hiç de yabancı değiliz. “Modern”, “modernizm”, “modernite” ve nihayetinde “aydınlanma” eleştirilerinin şemsiye kavramı olan “post-modern” ile “hakikat” daima tartışmanın hedefi ve/veya odağı olmuştur. “Hakikat” veya en azından “hakikatin olanağı” üzerine önceki mutabakat, aynı zamanda bilimin meşrulaştırıcısı olduğu için, mesele, özellikle günümüzde hızla bir “bilim” tartışmasına evrilmektedir.

Soru(lar) bakidir: Çağdaş toplumun kültürel ve toplumsal örgütlenmesinde temel bir kopuşun vuku bulduğu ve 21. yüzyılda bizlerin artık post-modern bir durumun ortasında bulunduğumuz iddiası doğru mudur? Aydınlanma projesinin, herhangi bir soruya ancak tek bir cevabın mümkün olduğu ve eğer doğru biçimde resmeder ve temsil edebilirsek dünyayı kontrol altına alabileceğimiz ve akılcı biçimde düzenleyebileceğimiz varsayımı, Nietzsche ve ardılları tarafından mutlak bir perspektivizm ile gerçekten de tedavülden kaldırıldı mı? Odağa “bilim”i aldığımızda söz konusu olan bir imaj, simülasyon ve simulakr, bölük pörçükleşme ve şizofreni kültürü müdür? İlk iki soru, doğaları gereği bir makale sınırında yanıtlanabilir olmasa da son soru ciddi bir yanıt potansiyeli taşımaktadır. Açmak gerekirse, bu sorunun olumlu yanıtı şu tezi öne sürmektedir: Çağımızda her zamankinden daha fazla bilim gerçekliği ile bilim imajı yer değiştirmiş durumdayken, bu bir tür “bilimmiş gibi” simülasyonuna ve bilim gerçekliğinin yerini almış bir simulakraya yol açmakta ve uzmanlıklar arası diyaloğun ve bütünselliğin kaybedildiği bir bölük pörçüklükle kategorik aşı karşıtı tıp hekimleri veya burç yorumlarını takip eden bilim insanlarında kristalize olan “şizofreni kültürü”nü beslemektedir. “Bilim” kavramı/sözcüğü her zamankinden daha fazla olmak üzere, hemen her söyleme eklemlenebilecek “yüzer gezer bir gösteren” (İng. floating signifier) haline gelmiştir. Ama yine bir çelişkiyle “bilim” kavramı şeyleştirilerek fetişleştirilmektedir de.

Devamı Cogito bu sayıda

Güncel Önkal: Bir Yalan-Siyaseti Olarak Sürdürülebilirlik: Doğanın Hakikati, Eleştiri ve Çevrecilik
Yavuz Yıldırım: Hakikat-Sonrası Döneminde Dostluk Kuran Yeni Aktivizm

Geçen Sayıdakiler
Komplo Teorileri
Yazarlar Hakkında