YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Büyük Piramitler – Bir Efsanenin Günlüğü

Büyük Piramitler – Bir Efsanenin Günlüğü

ISBN: 978-975-08-1529-4

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 12.2008

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 7.83 TL   Etiket Fiyatı : 12.04 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 128
Boyut : 12.5 x 17.7 cm

“Ben”, diye bağırdı Keops, “sonsuzluğum ben.” Victor Hugo dünyanın hâlâ ayakta duran tek harikasını, Gize Piramitlerinin en büyüğünü işte böyle konuşturur. 4500 yılı aşkın bir süre önce Firavun Keops, Kefren ve Mikerinos tarafından dikilen yüzyıllara meydan okuyan bu devasa mezarlar hem çok büyük bir hayranlık hem de en çılgınca spekülasyonları uyandırmaya hep devam etti. Tutkulu bir tarihyazıcı kimliğiyle Jean-Pierre Corteggiani çeşitli çağların tanıklıklarıyla bilimsel gerçekleri karşı karşıya getiriyor, efsaneden gerçeğe, Büyük Piramitlerin yeniden keşinin henüz bitmemiş öyküsünü anlatıyor.

BÖLÜM 1

HERODOTOS’TAN BONAPARTE’A

Ünlü Arap coğrafyacısı ve gezgini İbn Battuta yaklaşık çeyrek yüzyıl süren uzun yolculuğunun hikâyesini kaleme alırken şunu ekliyordu: “Anlatılanlara göre bir Mısır kralı [Surid] tufandan önce kendisini dehşete düşüren bir rüya görmüş. Bu rüya yüzünden, bilgilerin deposu ve kralların mezarı olarak kullanılmak üzere Nil’in batı kıyısında bu piramitleri inşa etmek zorunda kalmış.” Gize’deki üç piramidin öteden beri insan zihni üstünde yarattığı tuhaf büyülenmeyi açıklayan bütün nedenleri İbn Battuta birkaç sözcükle aktarıyordu. İnsanoğlu sadece orada olanı görmeye razı olamıyordu bir türlü: Mezarlar, dev mezarlar elbette, ama mezar işte.

Piramitler gerçekten de IV. Sülale döneminde (İÖ yaklaşık 2650 ile 2450 arasında) hüküm süren Keops, Kefren ve Mikerinos adlı firavunların mezarlarıdır. “Piramit” sözcüğü akla hemen onları getirse de (çünkü bütün öbür piramitleri gölgede bırakıyor ve özetliyorlar) şunu hatırlatalım ki Mısır’da, Gize, Sakkara, Meydum, Dahşur, Ebu Ruaş (Ravaş) vb’de yüzü aşkın boy boy piramit inşa edilmiştir.

Firavunların Mısır’ı ölçüsüzlüğün tekelini elinde tutmaz. İlk Çin imparatorunun ve pişmiş topraktan binlerce askerinin mezarı piramitlerden aşağı kalmaz ama Kin Şi Huangdi’nin mozolesi insanların imgeleminde Piramitlerin tuttuğu yeri tutmaktan çok uzaktır. Ne de, beş bin kilometre uzunluğunda olmasına rağmen Büyük Çin Seddi. Aslında, başka hiçbir uygarlığın hiçbir anıtı bu inanılmaz taş kütleler kadar şaşkınlık, hayranlık ve spekülasyona yol açmamıştır. Yunanlılar bu yapılara pyramis adını verdiğinde Piramitler iki bin yaşındaydı. Etimolojisi hâlâ belirsiz olan bu sözcüğün kazandığı başarı onları şaşırtmış olsa gerektir.

Sonsuzluğa yönelik mezarlar

Sonraki kuşaklara böyle anıtlar bırakmak yeterliymişçesine Eski Mısırlılar bu konuda pek konuşkan davranmamıştır, Yeni İmparatorluk’a ait özel mezarların üstünde yer alan küçük tuğla piramitlerin çok sayıdaki tasviri bir yana bırakılacak olursa, Büyük Piramitlerin sadece bir tek tasvirini biliyoruz: Sfenks’in yakınında, Montuher diye birinin II. Ramses dönemine ait steli üstünde.

XVIII. ve XIX. Sülale döneminden (İÖ yaklaşık 1543-1187) birçok okur-yazar kâtibin, hayranlıklarını dile getirmek için çevrede bıraktıkları birçok duvar yazısından, Sakkara’ya “turist” olarak gelip Zoser’in basamaklı piramidini gördüklerini biliyoruz. Piramitlerin en eskisini görmeye gidenler, Gize’ye, en büyük piramitleri henüz sağlamken görmeye de gidiyorlar mıydı acaba? Olabilir, çünkü o piramitlerin üstündeki kaplamayı hâlâ yerli yerindeyken gören ilk gezginler birtakım yazıtlardan söz etmişlerdi, ama durum gerçekten öyle idiyse bile, hayranlık dolu yorumlar piramitleri kaplayan ince kalkerle birlikte yok olmuştur.

Açıktır ki en baştan itibaren piramit sonsuzlukla eşanlamlıydı. V. Sülale’nin sonundan itibaren kraliyet mahzenlerinin duvarlarını kaplayan, Piramit Metinleri denilen mezar yazılarında bu görülmektedir. Kraliyet mezar yapısı “kusursuz bir durumda olsun ve sonsuza dek ayakta kalsın” diye, bütün tanrılar defalarca anılmıştır; aynı şeye bambaşka bir biçimde, edebi bir metinde de, British Museum’da korunan Chester Beatty IV papirüsünde rastlanır, söz konusu metinde kâtibe, yani yazara övgü düzülür ve özetle bir kitabın, yazarına, sonsuzluğu bir piramitten çok daha iyi sağladığı anlatılır.

İlk tanık

Piramitlerin ilk betimlenişini “Tarihin Babası”na borçluyuz: İÖ V. yüzyıl ortalarına doğru Mısır’ı gezen Herodotos Historiai’nin (Herodot Tarihi) II. kitabından birkaç sayfayı (“Euterpe”, 124-134) Gize’nin saygın anıtlarına ve bunları inşa edenlere ayırır. Tanıklığı yabana atılamayacak birtakım yanlışlar içerse de önemlidir çünkü yaklaşık yirmi beş yüzyıldır Piramitlerle ya da sözde “sırlarıyla” ilgilenen herkes, Herodotos’un yazdıklarından sadece kendi inançlarını destekleyenleri korumak için de olsa hep alıntı yapmış, onu kullanmış ya da yorumlamıştır.

Herodotos’un tanıklığının en önemli bölümü Büyük Piramit’in inşası üstünedir. Ama iyi okunursa, anlattığı sürecin sadece son aşamayı, yani ince Tura kalkerinden kaplamanın “kısa tahta parçalarından yapılma makineler yardımıyla” (“Euterpe”, 125) konuluşunu kapsadığı fark edilir. Sık sık ileri sürüldüğü gibi, bu “makinelerin” iç basamakları yapmakta kullanıldığına ilişkin hiçbir kanıt yoktur; Herodotos “rampalar” kullanıldığını ima etmiyorsa, yüksek tapınakla alçak tapınağı bağlayan dolma yolu “taşların sürüklendiği” bir yol diye düşününce, bu inşaat tekniği ona aşikâr görünmüştür de ondan diye düşünülebilir.

Zamana meydan okuyan tek “harika”

Zamanın Piramitlerden korktuğunu söyleyen Arap atasözünü doğrular biçimde, bu anıtların Dünyanın Yedi Harikası’ndan günümüze kadar ulaşan yegâne yapılar olduğu vurgulanmıştır. Apaçık ortadadır bu ama yine de ufak ayrıntıları belirtmek yararlı olacaktır, çünkü Piramitlerden söz eden yazarlara göre ya da Antikçağ’ın mimari başyapıtlarının dökümünü yapan değişik listelere göre –on dört tanesi biliniyor– insan dehasının istisnai bir uygulaması olarak kabul edilen, Gize’deki üç piramitten oluşan topluluk değildir her zaman.

Gerçekten de, İÖ I. yüzyıl başında, Yunanlı şair Sidonlu Antipatros’un bir epigramında “yüksek piramitlerdeki devasa çalışma”dan söz edilir; Dünyanın Yedi Harikası’nın ilk listesi budur; harikaların İS IV. ya da V. yüzyıla doğru Bizanslı Philon (İÖ III. yüzyılda aynı adı taşıyan İskenderiyeli bilginle karıştırılmaması gereken, tanınmamış bir hatip) tarafından oluşturulan kanonik listesi “Memfis Piramitleri”nden de söz eder. Buna karşılık, İÖ I. yüzyıldan itibaren, Sicilyalı Diodoros sadece “üç piramitten en büyüğünün” “en ünlü yedi yapıt arasında” sayıldığını belirtir. Oysa Strabon, aşağı yukarı aynı sözlerle, “üçünden ikisinin Dünyanın Yedi Harikası’ndan sayıldığını” ileri sürer.

Herodotos’un izinde

Herodotos’tan dört yüzyıl sonra, Gize’deki dev anıtların mezar niteliğinden kuşku duymayan, neredeyse birbirinin çağdaşı birçok klasik yazar sırayla tanıklıklarını sergiler.

Önce Sicilyalı Diodoros, Tarih Derlemesi’nin ilk cildinde (kitap I, LXIII-LXIV), “başlangıçtaki düzeneklerini ve bütün araç gereçlerini olduğu gibi” korumuş olan taşların “o çağda henüz makine icat edilmediği için toprak yükseltiler” kullanılarak yerlerine konulduğunu ileri sürer. Rampa kullanıldığını böylece doğrulayan Diodoros, işin “en hayranlık duyulası” tarafının geride “hiçbir iz kalmaması” olduğunu, inşaatın “onu çevreleyen kumun içine bir tanrı tarafından yekpare konulmuş” gibi göründüğünü belirtir. Biraz daha ileride yazarın, “Piramitleri kendilerine mezar olsun diye inşa eden krallardan hiçbiri burada gömülü değildir,” dediğini de ekleyecek olursak, en çılgınca hipotezleri besleyecek malzemenin var olduğu görülür.

Daha sonra, Geographika’sında (Coğrafya) (kitap XVII, 33) piramitlerden kısaca söz eden ama Büyük Piramit’in arkeolojik tarihi açısından önemli bir bilgi veren Strabon’dur. Ona inanacak olursak, Büyük Piramit’in girişi o dönemde biliniyordu: Giriş “hareketli bir taşla kapatılmıştır, taş kaldırıldığında, mezara doğru inen eğimli bir galeriye geçit verir.” Öte yandan, Strabon da öbür yazarlar gibi Mikerinos Piramidi’ni Rhodopis adında bir kibar fahişeye atfeder, Külkedisi masalının Mısırlı prototipini onunla bağlantılandırır; sincap kürkünden pabucun yerini bu öyküde muhtemelen papirüsten yapılma bir sandalet tutmaktadır.

Son olarak Büyük Plinius (Naturalis Historia, Doğa Tarihi, XXXXVI, 16-18) birinci yüzyılda piramitlerin “kralların zenginliğinin gereksiz yere ve budalaca sergilenmesi”nden başka bir şey olmadığını söyler; kendisinden önce Piramitlerden söz edenlerin, Piramitleri “inşa edenlerin adı konusunda aynı fikirde olmadığını” belirtir; “böylesi bir beyhudeliğin yaratıcılarını unutturan, yazgıların en adilidir” diye düşünür; “yapım çalışmalarından geriye hiçbir iz kalmadığını” –yine şu rampalar!– ve asıl meselenin böyle taş blokların o kadar yükseğe nasıl çıkarılabildiğini öğrenmek olduğunu belirtir.

Yüzyıllarca süren suskunluk

Birkaç nadir ve kısa ima dışında, binyılın geri kalanı boyunca piramitlerin üstüne hemen hemen tam bir sessizlik çöker. II. ve III. yüzyıllardaki Roma imparatorlarının yaşamöykülerinin derlemesi olan Augusta Historia’nın bir pasajından, Septimius Severus’un 200’de yaptığı yolculuk sırasında “Memfis’i, Memnon’un heykelini, Piramitleri ve Labirenti büyük bir dikkatle gezdiğini” (“Severus”, XVII, 4) öğreniriz. Son büyük Roma yazarı, paganizmin bitişinin tanığı Ammianus Marcellinus, 388-391 arasında piramitleri “insan elinin gerçekleştirebileceği her şeyin üstünde yükselen kuleler” diye betimler ve “Yedi Harika içinde sayıldıklarını” hatırlatır (Historia, kitap XXII, 28-29).

Ama piramitlerin ziyaretçisi hiç eksik olmaz, 326 tarihli gezisiyle bir bakıma bir modanın yaratıcısı olan İmparatoriçe Helena’nın ardından Kutsal Yerler’e hac yolculuğu yapan Hıristiyanlardır bunlar. Kendi inançlarına yabancı olana kayıtsız kalan Hıristiyanlar – I. Theodosius’un fermanları 392’den itibaren onların zaferini kesinleştirir– antik anıtlara aldırmazlar, İsa’nın ayak bastığı yerlere gitmeye çalışırlar, Mısır’da ise Kutsal Aile’nin geçişinin ya da Mısır’dan Çıkış’ın izlerini bulmaya uğraşırlar. 381-384 arasında Mısır’dan geçen Galiçyalı soylu hanım Égérie’nin Yolculuk Günlüğü’nde görüldüğü gibi, “Tanrı’nın dağı” Sina’yı görmek “Firavunların dağları” olan Piramitleri görmekten daha önemlidir. Başvuru kaynağı Kutsal Kitap olduğu için, Aquileialı Rufinus’un metnindeki gibi, Piramitler artık “Yusuf’un ambarları”ndan başka bir şey değildir.



Benzer Kitaplar