Annelik: Sözün ve Sessizliğin Arasında Hülya AvtanKimse anneliğin kolay olacağını söylemedi ama kimse bu kadar zorlayıcı olabileceğinden de bahsetmemişti. Üzerine konuşmanın ve yüzleşmenin hâlâ cesaret istediği bu diğer yüz, Rachel Cusk ve Claire Kilroy’un kitaplarında kendine yer buluyor. Her ikisi de bu sessizliği bozarak hem kadın olmanın hem de yazarlığın bedellerini yeniden tartışmaya açıyor. Rachel Cusk’ın hamilelik sürecini ve anneliğinin birinci yılını anlattığı “Bir Ömrün Emeği” kitabı ilk olarak 2001 senesinde yayımlandığında yarattığı etki ve aldığı eleştiriler yenilir yutulur cinsten değildi. Pek çok eleştirmen, buna kadınlar da dahil, kendisini çocuk düşmanlığından tutun da açgözlülüğe, sorumsuzluğa, bencilliğe hatta belki en gülüncü ‘fazla entelektüel olmaya’ dek pek çok şeyle itham etmişti. Bu acımasızlıkta o zamana dek yalnızca üç romanı yayımlanmış genç ve kariyerinin başında bir romancı olmasının da etkisi olabilir. Ancak bu kitabı Man Booker Ödülü’nü aldıktan sonra (2005) yayımlasa tepkiler farklı mı olurdu o da bir muamma. Çünkü yaptığı şey farklıydı. Tarih boyunca inşa edilen kutsal annelik mitini ve kadının aile içi rolünü tersine çevirdiği bir dürüstlüğü vardı. O zamana dek pek de dillendirilmemiş olanı ya da dillendirilmişse de görünür kılınmayanı meydan okurcasına söylüyordu. Mesela: “Annelik koşumunun kayışları derimi tahriş ediyor; bununla birlikte ara sıra onda tahmin edilebilir bir bütünlük, farklı türden bir özgürlük, bir kurtuluş da buluyorum: Karmaşıklıktan, seçimlerden, zamanın eskiden üstüne günlerimi yazdığım ve yazarlığının yükünü taşıdığım boş sayfalarından kurtuluş. Sözünü ettiğim bu son duygunun cinsiyetim açısından hayra alamet olmadığını biliyorum” derken ki amansızlığı gibi. Ancak bir noktada işler değişti ve artık kadınlar doğumun ve anneliğin o zamana dek medyada ya da hikâyelerde anlatıldığı gibi tamamen huzur dolu ve başarılması gereken bir şey olmadığını söyledi. Bu, çocuk sahibi olmanın kötü olduğu anlamına gelmiyordu, ancak doğum öncesi ve sonrası süreç de toz pembe bir rüyadan ibaret değildi. Uykusuzluk, yorgunluk, bitap düşme, sorumluluğun ve beklentilerin büyük kısmının-hatta belki hepsinin-kadına yükleniyor olması bir yana izole olmak ve kimliğin yeniden inşası, başka bir benle tanışma gibi pek çok insani süreç aslında bunun bir parçasıydı. Sonunda bunu sesli de söylemeye başlayınca yalnız olmadığını fark eden kadınların birleştiği nokta annelik güzel olmakla beraber, ki bu herkes için böyle olmayabilir de, çiçeklerle çevrili bir yol değil aksine engebeler ve taşları da olan bir patikaydı. Claire Kilroy’un 11 yıllık sessizliğinin ardından tekrar edebiyat sahnesine çıkmasına vesile olan 2023 tarihli “Asker ile Denizci”si yine benzer bir gerçekliğe sırtını yaslıyordu. Annelik sevgisinin destansı büyüklüğünü olduğu kadar sadece günleri atlatıyor olmanın monotonluğunu ve kaçıp gitme arzusunu da içtenlikle dile getiriyordu. Cusk’ın karşılaştığı tepkilerden farklı olarak Kilroy’un bu samimi yüzleşmesi övgülerle karşılandı. Bu durum iki kitap arasında geçen yaklaşık 20 yıllık zaman diliminde annelik kavramına ve toplumsal olarak ondan beklenenlere dair katettiğimiz yola dair de bir mesaj veriyor. |