YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Zemberek

Zemberek

Yazar:

Kategori: Edebiyat, Öykü

ISBN: 978-975-08-1621-5

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 05.2009

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 4.21 TL   Etiket Fiyatı : 6.48 TL
-+

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 96
Boyut : 13.5 x 21 cm

“Gizli Alanlar şairi” Güven Turan, ilk öykü kitabı Düş Günler’den 20 yıl sonra Zemberek’te öykülerini biraraya getiriyor. Yolculuk, kentler, şiir, resim, kültür odaklı, soğuk ölümlerin örüldüğü gizemli öyküler zembereği kuruyor.

Birden girişin boşluğu açılıyor önünde. Kapı yok. Karşısında ikinci sıra evlerin duvarı, bir göz yanıltmasıyla, ilk duvar, bir girinti yapıyor duygusu uyandırıyor. Aralıktan giriyor, sağa sola bakıyor: İkinci sıranın girişi bunun tam doksan derece karşısında. Hangi yönü seçerse seçsin, aynı sürede ulaşacak.

Çember

Uzun bir yolculuk yapmıştım. Roma’da, Leonardo da Vinci Havaalanı’na inmiş, bir gece Via Merulana’daki Amalfi adlı o küçük aile otelinde kaldıktan sonra sabah çok erken bir trenle (biletimi istasyonda alıp hemen hareket eden trene bindiğim için, daha çok orta-alt sınıftan kişilerle birlikte yolculuk yapmak zorunda kalmıştım) Bologna’ya hareket etmiş, kitap fuarının karmaşasını üç gün yaşamış, o süre içinde, çeşitli yayıncılarla yaptığım görüşmeler sırasında, yarım günlük gizli bir boşluk yaratıp yeryüzünde yerleşmeyi düşündüğüm, düşlediğim (otuz yıl oturduğum İstanbul dahil, hiçbir kente yerleşmeyi düşünmedim; hep bir gün gitmeyi kurdum oturduğum bütün kentlerde) tek kent olan Floransa’ya gitmiş-gelmiş; fuar bitimi Bologna’dan Milano’ya geçmiş (bu kent bende her zaman İtalya’dan çıkıp daha kuzeye, örneğin Avusturya’ya geçmişim duygusu uyandırmıştır, o güzelim Victorio Emmanuel Pasajı’na ve Duomo’ya karşın) her zamanki gibi Via Cimarosa’daki o küçük otele inip, yıllar önce, reklamcılık yaparken tanıştığım Lucca’yı aramış, günü pasajdaki bir kafede, Avrupa’nın şıklığını üzerlerinde en iyi taşıyan Milanoluları gözleyip, okuyarak geçirmiş, gece Lucca ve Cecilia’yla evlerinde, yemekte, buluşmuş, onları ilk tanıdığım gündeki gibi (o zaman daha yeni evliydiler ve çocukları yoktu, Dino, köpekleri, vardı, Lucca’nın oğluna da Dino adını vermiş olması onun inanılmaz dalgacılığından başka bir şey değildi) Barbara gelmiş, yemek sonunda gene yıllar önceki o gece gibi ikimiz birlikte eski limandaki kafeye gitmiş, oturup grappa içmiş, müzik dinlemiş, onun lezbiyen oluşuna hüzünlenmiş, Via Cimarosa’daki otelde, resepsiyondaki kızın odamı ziyaretine karşı çıkmamış, sabah çok erken o muhteşem Milano istasyonuna gidip erkenci bir Torino trenine kendimi atmış, “İkinci Sınıf” denilen şeyin gerçekte burjuva demek olduğunu kompartımana girince, bir yığın çocuk (hani, Avrupa’nın yaşlanıyor oluşuna bu yolculuklar olmasa ben bile inanacağım) ve bezgin, sinirli anayla, her an kaçmaya hazır kocayla karşılaşınca bir kez daha inanmış, nasılsa yakalanmış bir pencere kenarında, Alpler’in karlı tepelerini seyrederek Torino’ya dek gitmiş, istasyonda inmiş, Via Roma’nın iki kenarındaki kemerli kaldırımın sağ yanını izlemiş, kitapçılara, kâğıtçılara, gravürcülere, ciltçilere yarı hasetle (dilini bilmediğim kitapları bile alma dürtüsünü zorlukla engelleyip) bakarak, bavulumu çeke çeke geçmiş, Pavese’nin Kadınlar Arasında romanındaki genç kızın intihar ettiği otelle kendi intihar ettiği otelin aynı olup olmadığını düşünmüş, aradaki ortaklığı araştırmayı, Torino’dan ayrılır ayrılmaz unutacağımı bilmeme karşın, mimlemiş, Po’ya ve dağlara bakan otelime ulaşınca, hemen bavulumu otele atıp yeniden sokağa çıkmış (beşinci gelişimdi bu Torino’ya ve her ziyaretimde tuttuğum yolculuk defteri farklı olduğu için, düşündüklerimin, yazdıklarımın neredeyse kelimesi kelimesine yineleniyor olmasına aldırmıyordum), Nietzsche’nin bu kentte yazdığı mektupları düşünmüş, onun atın boynuna sarılıp ağladığı yere geldiğimde, deliliğini ve deliliği yeniden sorgulamaya başlamış, bu aşırı burjuva kente, ailesine, eğitim kurumlarına başka türlü bir tepki verilmeyeceğine karar vermiş, İsa’nın yüzünün ve gövdesinin izini taşıyan bezin durduğu kilisenin kapısı önündeki uzun kuyruğu da görebileceğim bir kafeye oturmuş, daha günler önce, zarfını bile açmadan, yola çıkarken geldiği için omuz çantama atıverdiğim Granta dergisini çıkartmış, zarfından sökmüş, açmış, açar açmaz gördüğüm fotoğrafa bakar bakmaz kalakalmış, fotoğrafın altındaki “Cenova’da bir sokak” yazısını defalarca okumuş, küçük bir şapelin demir parmaklıklı küçük kapalı kapısı önünde durmuş, çok genç olmasa da yaşamışlığıyla aşınmış, yaşlanmamış ama eskimiş bir kadının, ancak keşleri, yarı meczupları, kendisi gibi aşınmışları çağırabilen çıplaklığını gösteren kadının, durduğu fotoğraftan gözlerimi ayıramamış, uzun uzun incelemiş, kadından çok şapele, demir parmaklıklı kapıya, oraya giden neredeyse kapı genişliğindeki dikçe olduğu belli olan yola takılmış, ilk kez gördüğüm bu fotoğrafın, hiç görmediğim Cenova’nın, bu kadının arkasında duran yerin, tanıdıklığına, bildikliğine bir anlam verememiş, bir an için ya fotoğrafçının fotoğrafının altına yanlışlıkla Cenova dediğini ya da derginin yanlış yazdığını düşünmüş, Cenova’ya hiç gitmemiş biri olarak, Cenova’daki bir yeri tanıyor olmanın bende baş gösteren bir hastalık olduğunu düşünmemeye çalışmış, Torino’da dolanırken, soluklanmak için girdiğim her kafede resmi yeniden, yeniden incelemiş, akşam yemeğinden sonra hemen otele dönmüş, bir yandan televizyonda kanaldan kanala geçerek, giderek çileden çıkan uykusuzluğumla baş etmeye çalışmış, giysilerimle, yorganın altına girmeden uyuyakalmış, sabah berbat bir baş ağrısı ve tutulmuş bir gövdeyle kalkmış, bir bardak portakal suyu, bir çörek ve bol kahveyle sabah kahvaltısını geçiştirip, İngiltere’de yediğim muhteşem kahvaltıları düşünmemeye çalışarak kendimi yeniden Torino sokaklarına vurmuş, Torino’ya ilk gelişimin nedeni olan (bir zamanlar içinde Eski Mısır’la ilgili herhangi bir şeyin bulunduğu bütün Avrupa şehirlerini geziyordum) Torino Müzesi’ne gitmiş, artık neredeyse gözüm kapalı betimleyeceğim parçaları dikkatle incelerken, birden yeniden Granta’daki o fotoğraf aklıma gelmiş, müzeden kendimi dışarı dar atmış, hemen yakındaki bir kafeye oturmuş, fotoğrafın bulunduğu, artık açıla açıla yer etmiş sayfayı yeniden açmış, (hayır, kadın değildi bu resimde önemli olan; onun önünde durduğu yapıydı. Kadın, bu görüntüyü aykırılaştırıyordu sadece.



Benzer Kitaplar