YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Pardon Neye Bakmıştınız? – Modern Sanatın 150 Yıllık Şaşırtıcı, Sarsıcı, Kimi Zaman da Tuhaf Hikâyesi

Pardon Neye Bakmıştınız? – Modern Sanatın 150 Yıllık Şaşırtıcı, Sarsıcı, Kimi Zaman da Tuhaf Hikâyesi

Yazar:

Kategori: Sanat

Çeviren:

ISBN: 978-975-08-3250-5

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 05.2015

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 27.30 TL   Etiket Fiyatı : 42.00 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Orijinal Adı : What Are You Looking at?
Sayfa Sayısı : 360
Boyut : 16.5 x 24 cm
Tekrar Baskı : 2. Baskı / 03.2019

“Pardon Neye Bakmıştınız? – Modern Sanatın 150 Yıllık Şaşırtıcı, Sarsıcı, Kimi Zaman da Tuhaf Hikâyesi”

BBC’nin sanat editörü Will Gompertz bu kitabında okuru sanat tarihinde heyecanlı bir tura çıkarıp modern sanata bakışını değiştiriyor.

Monet’nin nilüferlerinden Van Gogh’un ayçiçeklerine, Warhol’un çorba konservelerinden Hirst’ün formaldehit içindeki köpekbalığına, başyapıtların hikâyelerini dinleyin, sanatçılarla tanışın ve modern sanatın büyüsünü keşfedin.

“Pardon Neye Bakmıştınız?” taptaze, cesur ve baştan sona dürüst bir çalışma. Sanatın “kasıntılı” halini delip geçerek en temel soruları soruyor. Bu kitabı okuduktan sonra müze ve galeri ziyaretleriniz daha keyifli, daha ilginç geçecek.

2 Nisan 1917, Pazartesi. Washington’da Amerikan Başkanı Woodrow Wilson, Kongre’yi Almanya’ya karşı resmen savaşa girmeye çağırıyor. Aynı sırada, New York’ta, üç iyi giyinmiş delikanlı 33 West 67. Sokak adresindeki hoş dubleks apartman dairesinden şehir merkezine doğru yola çıkıyorlardı. Yürüyor, konuşuyor ve gülümsüyorlar, zaman zaman ölçülü kahkahalar koyuveriyorlar. Her iki tarafında ona göre daha tıknaz birer Amerikalı arkadaşıyla yürüyen ortadaki zarif, ince Fransız için bu tür gezintiler her zaman makbul. Henüz şehirde iki yılını doldurmamış bir sanatçı o: Etrafta yolunu bilecek kadar kalmış, ama şehrin heyecan verici, duyulara hitap eden cazibelerine karşı kayıtsızlık (blasé) geliştirmek için de yeterli zaman değildi bu. Central Park boyunca güney yönünde ve aşağıya Columbus Circle’a doğru yürümenin heyecanı her zaman kendisini harika hissetmesini sağlıyordu; ağaçların çarpıcı manzarasının binalara dönüşmesi, ona göre, dünyanın mucizelerinden biriydi. Ona kalırsa, New York City büyük bir sanat yapıtıydı: Modern muhteşemliklerin sergilendiği, insanoğlunun bir diğer büyük mimari yaratımı olan Venedik’ten daha canlı ve taze bir heykel parkıydı.

Üçlü Broadway’den aşağı salınarak yürüyor, hem zengin hem de güzel sokakların arasına aldırışsız burunlarını sokuyorlar. Şehir merkezine yaklaşırlarken arkalarında güneş, geçişsiz cam ve beton bloklarının arasından batıyor, havaya bir bahar esintisi katılıyor. İki Amerikalı, saçları büyük alnını ve kelleşmeye başlayan saç bitiş çizgisini gösterecek şekilde arkaya taranmış ortalarındaki Fransız arkadaşlarının üzerinden konuşuyorlar. Diğerleri konuşurken o düşünüyor. Onlar yürürken o duruyor. Ev eşyaları satan bir dükkânın vitrinine bakıyor. Ellerini kaldırıp cama dayıyor vitrindeki yansımayı engelleyebilmek için, ellerinin manikürlü uzun parmaklarını ve güçlü damarlarını sergiliyor: Asil bir şeyler var hareketlerinde.

Duraksama kısa sürüyor. Vitrin önünden ayrılıyor ve başını yukarı kaldırıyor. Arkadaşları gitmiş. Etrafa bakınıyor, omuz silkiyor ve bir sigara yakıyor. Sonra karşıya geçiyor, arkadaşlarını aramak için değil, ama güneşin ılık kucaklayışını karşılamak için. Şimdi saat 16:30 olmuştur ve kaygı dalgası Fransız’ı baştan ayağa sarmıştır. Birazdan dükkânlar kapanacak ve acilen satın alması gereken bir şey var. Adımlarını hızlandırıyor. Etrafındaki bütün görsel uyaranlara zihnini kapamak istiyor, ama beyni buna uygun davranmaya yanaşmıyor: İçine alması gereken, düşünecek, tadına varacak çok fazla şey var. Birisinin adını seslendiğini duyuyor ve başını kaldırıp bakıyor. Seslenen Walter Arensberg, iki arkadaşından kısa olanı, rüzgârlı bir Haziran sabahında 1915’te gemiden indiği andan beri Fransız’ın Amerika’daki sanatsal çabalarını destekleyen arkadaşı. Arensberg yolun karşısına geçmesini işaret ediyor, Madison Square Fifth Avenue’ya doğru. Ancak Normandiyalı noterin oğlu başını yukarı kaldırıyor, dikkati şimdi olağanüstü büyüklükte bir peynir dilimi şeklindeki betonarme binaya yönelmiştir. New York’a varmasından çok önce Flatiron Binası Fransız sanatçıyı cezbetmişti. Kendi evi yapacağı kentten gönderilmiş erken bir davetiye gibiydi.

Meşhur çok katlı bina ile ilk karşılaşması kendisi henüz Paris’te yaşarken bina ilk inşa edildiğinde olmuştu. Alfred Stieglitz’in 1903’te çektiği yirmi iki katlı gökdeleni gösteren fotoğrafı bir Fransız dergisinde görmüştü. Şimdi, on dört yıl sonra, hem Flatiron hem de Amerikalı bir fotoğrafçı ve galerici olan Stieglitz, yenidünyadaki hayatının bir parçası olmuşlardı.

Dalgınlığı Arensberg’den gelen bir başka sızlanmalı çağrı ile kesildi, bu kez biraz hayal kırıklığıyla sarılıydı, güçlü sanat hamisi ve sanat koleksiyoneri, Fransız’a kuvvetlice el sallıyordu. Gruptaki öteki adam Arensberg’in yanında ayakta duruyordu ve gülüyordu. Joseph Stella (1877-1946) da bir sanatçıydı. Galyalı arkadaşının hassas ama dik başlı zihnini anlıyordu ve bir ilgi nesnesi ile karşılaşınca yaşadığı çaresizliği takdir ediyordu.

Tekrar grup birleşti ve üçü Fifth Avenue’ya doğru yola devam ettiler. Fazla geçmeden hedeflerine vardılar: 118 Fifth Avenue, bir sıhhi tesisat uzmanının, J. L. Mott Iron Works’ün perakende dükkânı. İçeride, Arensberg ve Stella arkadaşları sergilenen banyoları ve kapı kollarını karıştırıp bir şeyler arar gibi görünürken kıs kıs gülüyorlardı. Birkaç dakika sonra dükkân çalışanını çağırdı ve sıradan, düz sırtlı, beyaz bir porselen pisuarı işaret etti. Tekrar bir araya gelen grup, dükkânın satış personeli tarafından söz konusu pisuarın bir Bedfordshire model olduğu konusunda bilgilendirildi. Fransız başını salladı, Stella sırıttı ve Arensberg, satıcının sırtına hafif hafif vurarak alacağını söyledi.
Dükkândan çıktılar. Arensberg ve Stella bir taksi çağırmaya gittiler. Sessiz felsefi Fransız arkadaşları ağır pisuarı kucağında tutarak yol kenarında bekliyordu, bu porselen “pissotière” için bulduğu planın keyfi içindeydi: Kibirli sanat dünyasını sinirlendirmek için bir muziplik olarak kullanacaktı. Başını eğip pisuarın parlak beyaz yüzeyine bakan Marcel Duchamp (1887-1968) kendi kendine gülümsedi: Biraz ortalığı karıştırabileceğini düşünüyordu.



Benzer Kitaplar