YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Ouidah Naibi

Ouidah Naibi

Yazar:

Kategori: Edebiyat, Roman

ISBN: 978-975-08-2018-2

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 05.2011

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 6.02 TL   Etiket Fiyatı : 9.26 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 136
Boyut : 13.5 x 21 cm

Genç ve yoksul Brezilyalı Manoel da Silva, 1800’lerin başında Afrika’nın “köle sahilindeki” Dahomey adlı krallığa gitmek üzere denize açıldı. Köle ticaretinden servet kazanmayı kafasına koymuştu. Azminden ve iradesinden başka hiçbir silahı olmayan genç adam Dahomey’de zengin, güçlü ve önemli bir kişi haline gelmeyi başardı. Ruh hali cıva gibi değişken deli Kral’a kendini sevdirerek köle ticareti tekelini ele geçirdi. Sayısız kadınla birlikte olup yüzlerce yıl yaşayacak melez bir hanedan kurdu. Ancak kaderini teslim ettiği uğursuz mesleğin, hayallerindeki gibi zengin, saygın ve muzaffer biri olarak Brezilya’ya dönmesinin önündeki en büyük engel olduğunu bilemezdi.
Bruce Chatwin’in gerçek köle taciri Felix de Sousa’nın hayatından ilham alarak yazdığı Ouidah Naibi’nin her satırından renkler, kokular ve sesler fışkırıyor. Chatwin, bir köle tüccarının yükseliş ve düşüş hikâyesini yozlaşmış insanoğlunun zalimlikler ve felaketlerle dolu zamansız anlatısına dönüştürmeyi başarıyor.

Francisco Manoel da Silva’nın ailesi, Ouidah’da onun anısı şerefine düzenledikleri kilise ayini ve akşam yemeğinde bir araya gelmişti. Mart ayının her zamanki bunaltıcı öğleden sonralarından biriydi. Da Silva öleli yüz on yedi yıl olmuştu.
Ayin, Fransız Katolikliği’nin daha koyu yüzünü yansıtan Günahsız Doğum Katedrali’nde söylendi; stükoyla kaplı yapı, yan yana dizili kerpiç barakaların kızıl çamurdan duvarları ve Piton Fetişi’ndeki ağaçların karşısında heybetle yükseliyordu.
Hindi akbabaları bulanık gökyüzünde süzülüyordu. Cırcırböceklerinin metalik vızıltısı havayı olduğundan da sıcak hissettiriyordu. Muz yaprakları pörsük kurdeleler gibi sarkmıştı. Etrafta dal kıpırdamıyordu.
Peder Olimpío da Silva, Saint-Gall İlahiyat Fakültesi’nden şehre inmişti. Saçlarına ak düşmüş yaşlı adam, kızıl cübbesiyle güney yönündeki basamaklarda dikilmiş, bir taret namlusu yetkesiyle etrafı tarayan parlak bronz kafasıyla çelik çerçeveli gözlüğünün ardından akrabalarını izliyordu.
Sadece peder olmakla kalmayıp etnografi üzerine de uzmanlaşan Olimpío da Silva, Sorbonne’da Bergson ve Marcel Mauss’un derslerine katılmış, Les Sacrifices humains chez les Fons* adında alengirli bir kitap yayımlamıştı ve cümlelerine “statistiquement... morphologiquement...”** türünde bir niteleme zarfı olmaksızın başlayamazdı.
Kilise orgundan kırık dökük bir müzik yayılıyordu; orgu çalanın bildiği akorlar sınırlıydı.
Da Silva Ailesi’nin üyeleri Nijerya’dan, Togo’dan, Gana’dan, hatta Fildişi Sahili’nden kalkıp gelmişti. Fakir olanlar otobüs ve taksi kullanmış, zenginlerse özel arabalarıyla teşrif etmişti. En zenginleri Madam Hélène da Silva, namıdiğer Mama Benz, krem rengi Mercedes’inin arka koltuğuna yayılarak ayinin sona ermesini beklerken 10.000 franklık banknotlardan bir yelpazeyi sallayarak kendini serinletiyordu.
Ailede herkes atasına Brezilya’da kullanılan unvanla hitap ediyordu: Dom Francisco.
1812’de San Salvador da Bahia’dan gelen Dom Francisco, otuz yılı aşkın bir süre boyunca “en iyi dostu” olduğu Dahomey Kralı’nın romunu, tütününü, şık giysilerini ve Danimarka’da değil Birmingham’da imal edilen “Long Dane” tüfeklerini eksik etmemişti.
Bu iyiliklerinin karşılığında, Ouidah Naibi sanının, köle satışında tekel olma ayrıcalığının, bir mahzen dolusu Château Margaux’nun ve sürekli kadınlarla dolup taşan bir haremin sefasını sürdü. 1857 yılında öldüğünde geride altmış üç mulatto oğul ve sayısını kimsenin bilmediği kadar kız çocuk bırakmıştı. Nesilden nesile ten rengi koyulaşan sülalesi çekirgeler gibi çoğalarak Luanda’dan Latin Mahallesi’ne dek yayılmıştı. Ne var ki meydanda toplananlardan yalnızca beşi Avrupa görmüşken, aralarında Amerika kıtasına ayak basan olmamıştı.

Türbanlı hanımlar ayak sürüyerek katedrale ilerliyordu. Her adımda toz kaldıran ayakları öyle taraklı ve nasırlıydı ki, ayakkabıya sığdırılmayı reddeder hale gelmişti. Pamuklu basmadan giysilerinde yaprak ve aslan motifleriyle askeri diktatörlerin portreleri vardı. Devrilircesine oturarak kilisenin tik ağacından sıralarına dizildiler.



Benzer Kitaplar