YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Meşuga

Meşuga

Yazar:

Kategori: Edebiyat, Roman

Çeviren:

ISBN: 975-08-0573-9

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 03.2003

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%30İNDİRİM 6.48 TL   Etiket Fiyatı : 9.26 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 202
Boyut : 13.5 x 21 cm
Tekrar Baskı : 2. Baskı / 05.2003

“ ‘Dünya, en lüzumsuz şey uğruna savaşa koşan insanlardan yana hiç sıkıntı çekmiyor. Kısa bir süre önce yedi milyon Alman, Hitler için canını feda etti. Bir milyon Amerikalı, Hitler ve Japonya’yla savaşmak için hayatını riske attı. Bugün de bir demagog çıkıp Meksika’yla savaşmamızı ya da Filipinler’i işgal etmemizi istese, peşinden gidecek gönüllü bulmakta hiç sıkıntı çekmez.’ ” Aktörler ve sahneler değişse de, savaş oyunları hiç bitmiyor. Nobel Ödüllü yazar Isaac Bashevis Singer’ın en önemli kitaplarından Meşuga, Holokost’tan kurtulup 1950’lerin başında New York’a yerleşen bir grup Yahudinin çalkantılı yaşamı ekseninde, dünyanın içine sürüklendiği çılgınlığı gözler önüne seriyor. Yeni bir savaş oyununa tanıklık ettiğimiz, yeni bir “demagog”la karşı karşıya olduğumuz bir dönemde, Singer’ın bu anlamlı kitabı daha da anlam kazanıyor.

Beş

Ertesi sabah gazetede telefona çağrıldım; ahizeyi elime aldığımda, Polonya Yidişi konuşan bir ses, “Yazar Aaron Greidinger’la mı görüşüyorum?” dedi. “Evet, ben kiminle görüşüyorum acaba?” “Chaim Joel Treibitcher.” Bu adamın hem Max’ın ortağı Harry Treibitcher’ın amcası hem de Max’ın arkadaşı olduğunu biliyordum. “Geçenlerde birisi bana bir romanınızı gönderdi,” dedi, “baştan sona okudum. Bir yazar bütün bunları nasıl hatırlar? Huzur içinde yatsın, ninem Tirtza-Meyta öldüğünden beri duymadığım kelimeler ve ifadeler var kitabınızda.” Beni umulmadık biçimde aramasından büyük onur duyduğumu söylemek istedim ama birbirine eklenen kelimelerinin arasına giremedim. Öyle yüksek sesle konuşuyordu ki ahizeyi kulağımdan uzakta tutuyordum. Hasidik ştibl’dan, Bet Midraş’tan, hisse senedi karaborsasından ve Siyonist kongre salonlarında konuşulan Almancalaşmış Yidişten alınmış namelerle yarı konuşuyor yanı şakıyordu. “Bu kadar çok şeyi nasıl hatırlıyorsunuz?” diye sordu. “Unutkanlık Meleği Pura’yı size hükmetmemeye ikna mı ettiniz? Şabat’ın sonunda, Havdala’dan sonra ‘armimas, rmimas, mimas, imas, mas’ mı okuyorsunuz? Çocukken –huzur içinde yatsın– annenizin hamur yoğurduktan sonra tasta bıraktığı sudan mı içtiniz? Hiç sinir yemediniz mi, mintanınızın kollarını asla arba kanfes’le yan yana getirmediniz mi?” “Sizin de hafızanız hiç fena sayılmaz,” demeyi başarabildim. “Hafızası olmayan adam nedir? İnekten farksızdır. Gemara ne der: ‘Gözleyeceksin ve hatırlayacaksın cennetten birlikte inmişlerdir.’ Şimdi esas meseleye geleyim: Buralarda Max Aberdam namıyla bilinen sevgili dostumla karım Matilda, birlikte Polonya’ya uçmaya karar verdiler. Fazla uzatmayayım. Onlar için bir parti hazırlıyoruz, bir güle güle toplantısı. Sizin Max’la Varşova’dan arkadaş olduğunuzu ve dostluğunuzu bu yakınlarda tazelediğinizi bildiğimden sizi de yemeğe davet etmek istedik. Korkmayın, evimde et glatt kaşerdir –lemehadrin min hamehadrin–, en titizleri bile memnun edecek şekildedir. Bunu gazetenizde yazmanıza gerek yok ama biraz reklamdan zarar gelmez. Ne de olsa Amerika’da her şey reklamla yürüyor. West End Bulvarında oturuyorum, size yakın.” “Max Aberdam’la arkadaş olduğumu nereden biliyorsunuz?” diye sordum. “Max’la çoktan konuştum, sevgili karısı Priva’yı ve belki şu sekreteri Miriam’ı getirmeye söz verdi. Küçük bir grup olacağız, sadece bir masa. Rica ederim adresi ve günü not alın...” Chaim Joel Treibitcher’a teşekkür ettim ve Yidiş, İbranice, Yahudi sanatına yaptığı katkıları takip ettiğimi söyledim. Bana kendi üslubuyla cevap verdi: “Eişe beşeişe polevine. Bahsetmeye değmez...” Bu seçkin adamın beni evine davet etmesi hissemin yükseldiğini gösteriyordu. Yine de münasip kıyafetim olmadığı için hep yemeklerden, ziyafetlerden ve resepsiyonlardan uzak dururdum. Amerika’da bulunduğum müddetçe topluluklardan hep kaçmıştım. “İnsanlara bulaşma,” diyordu içimdeki insansevmez. Ama Max Aberdam’la yaptığım o tek görüşme beni sayısız meseleye sürüklüyordu. Yakamı asla tam olarak bırakmayan eski utangaçlığım geri dönmüştü. Matilda züppeydi; muhtemelen bu partiye gitmek için frak, kolalı gömlek ve siyah kravat icap ederdi. Max’ın evini aradım ama kimse telefonu açmadı. Davetlilerden biri olan Miriam’a telefon ettim. “Ne fark eder? Benim de gerektiği gibi bir elbisem, ayakkabılarım ve dayanacak sabrım yok. Matilda’nın otuz yıl boyunca Max’ın metresi olduğunu bilmiyor musun yoksa?” “Varşova’da kulağıma çalınmıştı.” “Herkes bilir. Herkesçe malum bir sır bu. Galiba ben bu partiye gitmeyeceğim. Matilda grande dame pozlarında. Sudan çıkmış balık gibi olurum.” Sonra Miriam, “Şu anda ne yapıyorsun?” diye sordu. “Hiçbir şey.” “Buraya gelsene!” “Ne zaman?” “Hemen şimdi.” Doğru, birbirimize “sen” diye hitap ediyorduk ama daha öpüşmekten ileri gitmemiştik. Otto Weininger’in yazıları, beni bir kadının –Dişinin–, ahlakı, belleği, mantığı olmayan bir mahlukun, cinselliğe davet eden, maddeyi onaylayan, tini inkâr eden birinin ağına takılmaya karşı uyarıyordu. Yine de, “Tamam, geliyorum,” dedim. “Ne zaman? Bir taksiye atla. Beni bekletme. Sana her zamankinden fazla ihtiyacım var,” dedi Miriam. “Benim de sana.” Max’ın bu ilişkinin doğmasına neden göz yumduğunu merak ettim. Otto Weininger, erkekleri kadınların davet ettiğini yazıyordu ama bu sefer davet Max’tan gelmişti. Kıskançlığın da zıddı vardır – Otto Weininger buna “çoğaltma” derdi. Yani paylaşma arzusu, cinsel bir cemaat arzusu. Bunu hem erkeklerde hem de kadınlarda gözlemlemiştim – özellikle de Varşova Yazarlar Kulübü üyeleri arasında. Aslında bu olguyla ilk olarak daha heder öğrencisiyken Pentateuch’ta karşılaşmıştım: Rahel, hizmetçisi Bilha’yı Yakup’a cariye olarak vermişti, Lea da Zilpa’yı. Modern insanın bütün tuhaflıklarının kökü uygarlığın şafağına dayanır. Telefonda Miriam’ın, “Taksiye bin!” emrini duydum. Adeta bağırmıştı. Bu iki kelimede buyurgan bir ton, bastırılamayan, sabırsız bir arzu vardı.



Benzer Kitaplar