YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Kâbil’den Semerkand’a / Arkeologlar Orta Asya’da

Kâbil’den Semerkand’a / Arkeologlar Orta Asya’da

ISBN: 978-975-08-1095-3

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 06.2006

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 12.04 TL   Etiket Fiyatı : 18.52 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 160
Boyut : 12.5 x 17.7 cm
Tekrar Baskı : 3. Baskı / 04.2015

YKY’nin Genel Kültür Dizisi’nden çıkan Kabil’den Semerkand’a adlı kitap; Akdeniz, Slav, Türk, İran ve Çin dünyası arasında bir değiş tokuş yeri olan Orta Asya’nın arkeolojik geçmişini gözler önüne seriyor. Türklerin anayurdu Orta Asya’da Batılı arkeologların gerçekleştirdikleri kazı çalışmaları ve birbirinden ilginç keşiflerini bu kitapta bulabilirsiniz.

YECÜC MECÜC DİYARINA DOĞRU

“Büyük uygarlıkların” kıyısında, İran, Hint, Türk, Çin ve Slav âlemlerinin arasında bulunan Orta Asya, önce bir kavşak olarak değerlendirildi. Tarihçiler, öteden beri “uygar dünyanın” “barbarlıkla” temas ettiği bu bölgeye gelip, kimi imparatorlukların buradaki uzantılarını incelediler. İki yüzyıldır süren modern araştırmalar, karşılıklı alışverişlerin gerçekleştiği bu yerin sadece dışarıdan gelenleri değil, bizzat orada oluşmuş kültürleri de barındıran özgün bir sentezin potası olduğunu ortaya koydu.

“Dünyanın kıyısı” ya da “dünyanın merkezi”: Coğrafi söylem

Orta Asya Doğu’yla Batı arasında çift yönlü bir yer işgal eder: Sınırları sadece gerçekte değil, aynı zamanda bilimsel yaklaşımlara göre de hep değişti; yaklaşımlar ise, ait oldukları ekole göre kâh coğrafi, kâh politik bir zemin üzerinde gelişti.
Modern coğrafyacılara göre, Orta Asya karmaşık bir akarsu sistemi ve Tiyenşan (Tanrı Dağları), Pamir, Alay ve Hindukuş gibi büyük dağ kütleleri tarafından net bölümlere ayrılmıştır; dağlar Çin’den başlayıp Turan çukuruna (Aral Gölü merkez olmak üzere, Sibirya, Hazar Denizi ve Afganistan arasında bulunan havza) dek uzanır. Coğrafyacıların sık kullandığı bazı isimleri –Tarım havzası, Transoksiyan, Semireçiye (“Yedi Nehirler”)– tarihçiler de kolayca benimsediler. Ama Çungarya, orta Kazakistan platosu ya da yüksek sıradağlar gibi bazı coğrafi alanların sınırları ise, geleneksel tarih çerçevesi içinde her zaman tam olarak çizilemedi.
Sosyal-tarihsel disiplinlerin terminolojisi yerine zor oturdu, çünkü dil, politik sistemler ve dinler sürekli değişti. Kavimlerin (Ari kavimler, İranlılar, Yunanlılar, Türkler, Araplar, Moğollar ve Slavlar), dillerin (Doğu ve Batı Farsçası, Aramice, Türkçe, Arapça, Özbekçe ve Rusça) ve dinlerin (Zerdüşt dini, Budizm, Maniheizm, İslamiyet ve Hıristiyanlık, özellikle Nesturilik) asimile olmasıyla, öteden beri istilacıların iştahını kabartan Orta Asya’nın sınırları, politik konumu, kültürel paradigmaları hep farklılık gösterdi.

Modern politik görüşler

19. yüzyıldaki daha sistemli araştırmalar sırasında, “Orta Asya” terimi kesin olarak, bugün Çin’in batısını, Moğolistan’ı, eski Asya Sovyet cumhuriyetlerini, Afganistan’ı ve İran, Pakistan ve Hindistan’ın kuzey bölgelerini kapsayan bir alanı belirtmek üzere benimsendi. Buna paralel olarak bölgesel jeopolitiğin aynası olan “Rus Türkistanı” ve “Çin Türkistanı” –sırasıyla Batı ve Doğu Türkistan– adları da tasdik edildi. İran ve Turan kavramlarının yan yana olması, bazen de çakışması, Farsça konuşanlarla Türkçe konuşanlar arasındaki politik çekişmeyi ortaya koyar.
Bir devletin varlığını gösteren ilk yer adları, Rus ve Çin Türkistanı’na denk gelen “Büyük” ve “Küçük Buhara”dır; bunlar bölgeyi artık bir geçiş yeri olarak değil, başkentinin adıyla anılan gerçek bir devlet olarak yansıtıyordu. İsmin taşıdığı bu olumlu anlam, “İpek Yolu” kavramının ortaya çıkmasında ifadesini buldu. İlk olarak 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçilirken Ferdinand von Richthofen tarafından kullanılan bu kavram, bir no man’s land düşüncesini siliyor, yerine ticari temasların meydana geldiği seçkin bir alan düşüncesini getiriyordu. Buna rağmen Orta Asya, yıllar boyunca başlı başına bir ilgi odağı olamadı ve bir kavşak olarak görüldü.

İdari tanımlar

Rusların bölgeyi ele geçirmesiyle birlikte, Rus İmparatorluğu’nun hiyerarşik yapılarından kaynaklanan, tamamen idari ifadeler ortaya çıktı: Eyaletler ve kazalar. Sovyet iktidarı ise, bunun üzerine hanedanlık ilkeleri ve İslâmiyet’e bağlılığı yansıtan isimler yerine, dilsel ve etnik unsurlara dayanan isimler ekledi. Son olarak Türkistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, 1924’le 1936 arasında “ulusal sınırların çizilmesi” sırasında yapay sınırlarla pek çok Sovyet cumhuriyetine bölündü: Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Türkmenistan.
“Orta Asya” (sredniaïa: “orta” ya da “ortadaki”) ve “Merkez Asya” (tsentralnaïa) terimleri Sovyetler zamanında resmileşti. Sredniaïa Kazakistan hariç, Asya’nın göbeğinde bulunan
dört cumhuriyeti ifade ediyordu; ikinci terim ise Avrupa bilim okullarınınkine denk düşen daha geniş bir bölgeyi kucaklıyordu. Bugün Batı’daki eğilim, buna Müslümanların yaşadığı başka bölgeleri de eklemektir, sözgelimi İslamiyet’e geçmiş Kafkas halklarının topraklarını ve Altın Ordu’nun uç eyaletlerini (Azerbeycan, Çeçenistan, aşağı Volga, Sibirya).

Arkeolojik yaklaşım

Daha tutucu olan arkeoloji, Doğu İran dünyasını hesaba katıyordu; burası İskender’in fethettiği Ahameniş İmparatorluğu’nun batı kesimine denk düşüyordu. İslâm öncesi dönemde Kopet Dağ dizisinin iki yanında, bugünkü İran’ın kuzeydoğusunda ve Türkmenistan’ın güneybatısında uzanan Part ülkesini (Çinlilerin An-hsi’si); Türkmenistan’ın güneyinde, Murgab nehri havzasındaki Margiana’yı; Hindukuş dağ sırasıyla Amu Derya arasındaki Baktriane’yi (Ta-hsia); Amu Derya’nın ötesinde, Zerefşan ve Kaşka Derya vadilerindeki Soğd’u; Fergana’yı (Ta-yüan); ve son olarak Aral Gölü’nün güneyinde, Amu Derya’nın aşağısında Harezm’i kapsıyordu. Kuşan döneminde ortaya çıkmış bir yer adı olan “Toharistan” bu imparatorluğun kuzey kesimini ifade ediyor, bu da Amu Derya’nın orta kesiminin sağ kıyısında, Afgan Baktriane’si ile Soğd’a denk geliyordu.
Bu kitapta, temel olarak, kentli ya da köylü, yerleşik halkların dünyası ele alınacaktır. Çin Türkistanı ve Güney Afganistan gibi Budist kültür bölgelerinin, bu dünyayla ilişkileri olsa da, İslamiyet döneminde esas Hindistan’la bağları vardı; dolayısıyla Budist kültür bölgelerinin, sadece Orta Asya’yla doğrudan ilişkisi olan uzantıları konu edilecektir. Aynı şey steplerde, çöllerde ve dağlarda, özellikle Sir Derya ve Semireçiye nehirlerinin kıyılarında, yerleşik halklara komşu olarak yaşayan göçebelerin toprakları için de geçerlidir.



Benzer Kitaplar