“Deha kültü”nün karanlığı Ali BulunmazSanatta, edebiyatta, bilimde, müzikte ve daha pek çok alanda “dâhi” diye nitelenen epey insan var. Onların abartıldığını; zekâsının olduğundan fazla gösterildiğini düşünenlerin sayısı hiç de az değil. Haliyle “deha”nın tanımı da algılanışı da dönemden döneme, durumdan duruma farklılık gösterebildiği gibi onların pırıltılı görünüşünün ardında karanlık tarafların bulunabildiğini dillendirenler de var. Helen Davis, “Deha Denen Mit”te kalburüstü kişilerin etrafına örülen efsaneleri kaldırarak o mağaraya giriyor. Davis, “deha kelimesi beni rahatsız eder; içinde bir sır saklıdır” diyerek başladığı sözünü kimin, neden ve nasıl “dâhi” ilan edildiğine dikkat çekerek sürdürüyor. Dehanın, üzerinde anlaşılan ve kesin bir tarifinin bulunmadığını hatırlatan yazar, uzun seneler boyunca kabul edilenler ile birlikte, bir çırpıda “dâhi” diye nitelenenlerin varlığını ortaya koyuyor. “Üstün zekâsını” ve “yeteneklerini”, geçirdiği kötü çocukluğundan alanların yanı sıra korkunçlukları ile huzurları birbirini izleyenler de cabası. “Yüce” ve “güzel” olanı herkesten iyi kavrayıp yaratanlar da “dâhi” havuzuna atılanlardan. Davis’in nokta atışı belirlemesi bu anda hayli önem kazanıyor: “Deha, tuhafı özele dönüştürür.” Davis, şüpheyle yaklaştığı “büyük”, “zeki” ve “dâhi” sıfatlarının yakıştırıldığı insanların “fizik kanunlarına meydan okuduğunu”, onların “yoktan var ettiğini” ve birer “kahraman” olduğunu gözü kapalı kabullenmiyor. Başka bir deyişle “herkesin üstünde bir sınıf olarak özel insanlar” fikrine kuşkuyla bakıyor. Elbette IQ takıntısı olanlara ve acıların kendisini “dâhi” kıldığını savunanlara da… Dolayısıyla “dâhilerin” merkezinde bulunduğu ve itinayla kurgulanan hikâyelere de… |