YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk

Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk

Yazar:

Kategori: Edebiyat, Yaşantı

Çeviren:

ISBN: 978-975-08-0728-6

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 01.2004

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 9.10 TL   Etiket Fiyatı : 14.00 TL
-+

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Orijinal Adı : Berliner Kindheit um Neunzehnhundert
Sayfa Sayısı : 112
Boyut : 13.5 x 21 cm
Tekrar Baskı : 4. Baskı / 02.2020

Büyük Alman düşünür Walter Benjamin’in Berlin’de geçen çocukluğunu anlattığı kitap, hem kişisel bilgiler içeriyor hem de burjuva ortamındaki çocuk bireyin toplumsal ruh halini sergiliyor. Benjamin’in “fotoğraflı özyaşamöyküsü” olarak tanımladığı bu kitabı oluşturan kısa düzyazı metinler, salt kişisel bilgiler içermenin ötesinde, yüzyıl dönümünde burjuva ortamındaki çocuk bireyin toplumsal ruh halini de sergiliyor.

Mummerehlen Eski bir çocuk tekerlemesinde Muhme Rehlen adı geçer. “Muhme” bana hiçbir şey ifade etmediğinden,2 bu yaratık benim için, adı Mummerehlen olan bir hayalete dönüşmüştü. Bu yanlış anlama benim gözümde dünyanın görünümünü değiştirdi. Fakat iyi bir yolda değiştirdi; onun içerilerine doğru giden yolları gösterdi bana. Bu yanlış anlama için, kendisini destekleyen ne varsa doğruydu. Derken, tesadüf bu ya, ben yanlarındayken büyükler bakır gravürlerden (Kupferstich) söz ettiler bir keresinde. Ertesi gün bir sandalyenin altına girmiş, başımı aradan uzatıyordum ve bu bir “Kopfverstich” oluyordu.3 Bu arada kelimeyi bozuyor idiysem, bu, hayatta tutunabilmek için yapmam gereken bir şeydi. Vakti geçmeden, aslında birer bulut olan kelimelere bürünüp kılık değiştirmeyi öğrendim. Benzerlikleri keşfetme yeteneği zaten o eski, benzeme ve benzer davranma zorunun zayıf bir kalıntısından başka bir şey değildir. Fakat beni bu zora kelimeler koşuyordu. Beni terbiyenin değil, evlerin, mobilyanın, elbiselerin örneklerine benzeten kelimeler. Ama bunlar beni hiçbir zaman, benim kendi imgeme benzetemediler. Onun için de, benden kendimle bir benzerliğim olması istendiğinde çaresizlik içinde kalırdım. Fotoğrafçıya gidildiğinde böyle olurdu. Nereye baksam, kendimi paravanalar, minderler, kaidelerle çevrili buluyordum ve bunlar, Hades’in gölgeleri nasıl kurbanlık hayvanın kanına susamış iseler aynı öyle, benim resmimi ele geçirmeyi bekliyordu. Sonunda beni kaba fırça darbeleriyle yapılmış bir Alpler manzarasının önüne getiriyorlardı ve sağ elim, keçi sakalı süslü bir şapkayı havaya kaldırırken, gölgesini tuvalin bulutlarıyla buzullarının üzerine düşürüyordu. Gene de, küçük Alplinin dudaklarını çevreleyen zoraki gülümseme, salon palmiyesinin gölgesinde kalan çocuk yüzündeki bakışın yürek burkuculuğu kadar işlemiyor içime. İskemleleri ve sehpaları, goblenleri ve şövaleleriyle bir yandan boudoir’a4, bir yandan işkence odasına benzeyen o atölyelerin birinden geliyor palmiye. Başım açık ayakta duruyorum; sol elimdeki devasa sombreroyu nice provalarla öğrenilmiş bir zarafetle tutuyorum. Sağ el, aşağıya doğru eğilmiş tokmağı ön planda görülen bir bastonla meşgul, bastonun ucu ise bir bahçe masasının üstünden sarkan tavuskuşu tüyü demetinin içinde gizlenmiş. İyice kenarda bir yerde, kapı perdesinin yanında, dar bir korsaj içinde annem put gibi duruyor. Bir terzi mankeni gibi, kadife kostümüme bakmakta; kostüm ise katbekat bordürler, şeritlerle süslü haliyle bir moda dergisinden çıkmışa benziyor. Fakat ben, burada beni çevreleyen her şeyle öyle bir benzerlik içindeyim ki, ben olmaktan çıkmışım. Nasıl pavurya bir deniz hayvanının kabuğunda barınırsa, ben de içi boşalmış bir kabuk gibi önümde duran on dokuzuncu yüzyılın içinde öyle barınıyorum. Kabuğu kulağıma tutuyorum. Ne işitiyorum? Sahra toplarının veya Offenbach’ın balo müziğinin gürültüsünü değil, fabrika sirenlerinin haykırışını veya öğlenleri borsa salonlarını çınlatan bağrışları da değil, hatta atların parke taşlarından gelen nal seslerini ya da muhafız takımının marş müziğini de değil. Hayır, benim işittiğim, bir teneke kovadan demir sobaya dökülen antrasitin çıkardığı kısacık şapırtı, gaz lambası gömleğinin alev alırken çıkardığı poflama ve caddeden bir at arabası geçerken lamba şişesinin pirinç yuvasında tıngırdayışı. Başka sesler de var, anahtar sepetinin5 şakırtısı, ön merdivenle arka merdivendeki iki zil; nihayet, küçük bir çocuk tekerlemesi de var aralarında: “Sana bir şey anlatayım / Mummerehlen üstüne.” Tekerleme çarpıtılmış; gene de çocukluğun bütün o çarpıtılmış dünyasına yer var içinde. Bir zamanlar yeri tekerlemenin içinde olan “Rehlen adlı Muhme”, tekerleme bana ilk defa söylendiğinde, çoktan kaybolmuş gitmişti bile. Fakat Mummerehlen daha da güç sezilir bir haldeydi. Arada sırada, tabağın dibinde, sütlacımın veya Sago6 peltemin pusları ardında yüzen maymunun o olduğunu sanırdım. Tabağımdakini, onun görüntüsü açılsın diye yerdim. Belki Mummelsee7 idi oturduğu yer ve gölün uyuşuk suları etrafını gri bir pelerin gibi sarıyordu.8 Bana onun hakkında ne anlatıldığını –veya sadece anlatılmak istendiğini– bilmiyorum. Muhme, dilsiz olan, gevşek, lapa lapa olandı; küçük cam kürelerin içinde atıştıran kar gibi, nesnelerin çekirdeğinde bulut bulut olandı. Bazen içlerinde savrulurdum. Guaşla resim yaparken olurdu bu. Orada karıştırdığım renkler bana da vururdu. Daha ben boyaları resmin üstüne aktarmadan, onlar beni bürüyüp gizlerdi. Paletin üzerinde ıslak ıslak birbirlerine karışırlarken, onları sanki eriyip dağılan bulutlarmışçasına, ihtimamla fırçama alırdım. Ama resme aktardığım her şeyin içinde en çok sevdiğim şey Çin porseleniydi. Elbette sadece ucuz ihraç malı olan o vazoların, çanakların, tabakların, kutuların üstü rengârenk bir kabukla kaplıydı. Gene de, beni öyle sıkı sıkıya kendilerine bağlarlardı ki, nice yıl sonra beni bir kere daha Mummerehlen’in yaptıklarına götüren hikâyeyi sanki o zamanlar pekâlâ biliyormuş gibi olurdum. Bu bir Çin hikâyesiydi, yaşlı bir ressam üzerineydi ve bu adam dostlarına en son yaptığı resmi göstermişti. Resimde bir park görülüyordu, ağaçlar arasından bir suya doğru ve su boyunca uzanan dar bir yol; bu yol küçük bir kapıya varınca bitiyor, kapıdansa arkadaki küçük bir eve giriliyordu. Ancak, dostlarının bakışları ressamı aradığında, ressam gitmiş ve resme girmiş oluyordu. O dar yolun üstünde, kapıya doğru yürüyor, kapının önünde duraklıyor, dönüyor, gülümsüyor ve aralığında kayboluyordu. Onun gibi ben de, hokkalarım ve fırçalarımla haşır neşirken, birden kılık değiştirmiş, bozulup resme karışmış oluyordum. Bir boya bulutuyla ta içine girdiğim porselene benziyordum.



Benzer Kitaplar