YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Beyoğlu’nda Beyoğlu’nu Konuşmak

Beyoğlu’nda Beyoğlu’nu Konuşmak

Kategori: Edebiyat

ISBN: 975-08-0492-9

YKY'de İlk Baskı Tarihi:

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%30İNDİRİM 5.83 TL   Etiket Fiyatı : 8.33 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 240
Boyut : 13.5 x 21 cm

2000-2001 sezonunda düzenlenen geleneksel Salı Toplantıları’nda çeşitli konular işlendi, birçok soruya yanıt arandı. Ancak bu toplantıların düzenlendiği yer olan Beyoğlu’nda müdavimleri ve yerleşikleriyle Beyoğlu’nu ele almak kuşkusuz en anlamlısıydı. Fotoğraf sanatçısı Ara Güler’den sinemacı Necip Sarıcı’ya, Vakko’nun kurucusu Vitali Hakko’dan Zoğrafyon Lisesi Müdürü Yani Kalamaris’e kadar ömrü Beyoğlu’nda geçmiş kimi ünlü kimi kendi halinde birçok simayı bulacaksınız bu kitapta. Eski Beyoğlu’nu gözümüzde canlandıran anıları, deneyimleri ve kimi zaman Beyoğlu’na ilişkin projeleriyle…

H. Devrim- Çetin Altan'ın 17 Aralık 1999 tarihli yazısının başlığı: "Yüz yıl sonra Türkçe de kaybolacak mı?" Diyor ki; "içim sızlayarak söylüyorum ama yüz yıl sonra Türkçenin de kaybolma olasılığı büyük görünüyor. Tıpkı Osmanlıca gibi!" Çetin Altan'ın oğlu Ahmet Altan da diyor ki, "Benim için vatan önemli değil, dil daha önemlidir". Aile içinde iki farklı görüş ama bıçkın aileler öyle olur biliyorsunuz. Ama böyle ciddi bir endişe olsa gerek. Çünkü "Türkçe nasıl muhafaza edilebilirmiş?" diye düşünüyorum bazen. Belki bir seyahat çantası, matara içinde muhafaza edilse korunabilirmiş. Bu kadar uzun süren, çalkantılı bir yolculuğa çıkan bir milletin dilini sakınabilmesi o kadar kolay bir şey gibi de gözükmüyor. Kabaca olan bilgisini kabaca söyleyeceğim. Yani Çin kültürü, Hint kültürü, Fas kültürü, Arap kültürü, Bizans kültürü, Rus kültürü var ve bütün bunların baskısı var. "Çorba" Rusça bir kelime... Çok da kusurlu bulmuyorum kendimi. Bir Japon dilinin muhafazasıyla, ırk olarak bu macerayı yaşayan Türklerin dillerinin muhafazası aynı emniyet tedbirleriyle mümkün değildi gibi geliyor bana. Daha fazla koruyucu tedbirler almak gerekirdi herhalde. Daha çok tedbir alacağımız konuda biz hemen hemen tedbirsiz davranmışız. Geldiğimiz yerlere çok kolay hayran olmuşuz; bu bir göçebe psikolojisi galiba. Eğer siz dünyadan tesir almaya bu kadar teşneyseniz, sonu yok dünyanın maşallah! Dördüncü alfabedeyiz! Yani az ırkın başına gelmiş bir beladır bu. Bilinen tarihi boyunca bir ırkın dört kere alfabe değiştirmesi... Siz dinleyici olarak buradasınız, ben ise aşağı yukarı elli senedir dili mesleğinin malzemesi olarak kullanmak zorunda olan bir adamım. Yaptığım işin testeresi, çekici, keseri dildir. Bir usta aletlerini ne kadar dikkatle korursa dilinize de o kadar dikkat etmek durumundasınız. Mahkûm da edilirsiniz kolaylıkla. Size, Türkçe konuşanlardan oluşan, bu işi bilen, seçkin bir zümre olarak, şunu söylediğimde beni mazur görün, Türkler bu konuda laf anlamıyor. Özetle bu! Bana, köşemde yazdığım yazılardan dolayı teşekkür mektupları geliyor. Ama aynı mektupta o köşede otuz kere açıkladığım bir soru soruluyor. Diyor ki, "eski İstanbul valisi" mi, "İstanbul eski valisi" mi diyeceğiz? Otuz kere yazdım bunu. Eğer beni gerçekten takip etmişlerse bu soruyu zaafa bağlıyorum. Zahir, okuduklarını anlamıyorlar, diyorum darılmayın ama. Eğer muhatabınız böyleyse dilin sakatlığını nasıl tamir edeceksiniz? Benim bir cesaretsiz yanım olduğunu bu arada söyleyeyim. Bir şey daha var. Yanlışla yarış etmeniz mümkün değil. Onun yayılma hızı akıl almayacak bir şeydir. Mesela "Hayret bi şey" sözünün ne süratle yayıldığını tespit etseniz dehşete düşersiniz. O çarpık olduğu için hoşlarına gidiyor herhalde. "İstanbul Valisi" bir unvandır, bir bütündür; habire bunun arasına kelime sokmayın! "İstanbul yeni valisi" demiyorsunuz da "İstanbul eski valisi" neden diyorsunuz? Bunu anlatmak mümkün değil. Onun için biz burada fevkalade kararlar alsak, ıslah edici tedbirleri düşünsek, ne yapacağımızı planlasak, nasıl tatbik edeceğiz? Ben bu pratiğin içinde cesaretimi biraz kaybetmiş durumdayım. Çetin Altan'a hak vermiyor da değilim. Şu anda Türk dilinin bir Hayrettin Karaca'sı olduğu da söylenemez. Halbuki en az çevre kadar Türk dili de bir tehlikeye maruz, Çetin'in endişe ettiği istikamette. Bu, düşününce insanın tüylerini ürpertiyor ama bir gerçek, her sene Kıbrıs kadar bir toprak erozyon sebebiyle Türkiye'den akıp, aşağı doğru gidiyor dediği zaman nasıl itiraz edemiyorsak, bu bir matematik, ölçülebilir bir gerçekse; burada ölçme imkânımız yok ama biraz ilgilenen fark ediyor ki hakikaten çok büyük bir kayba uğramaktadır Türkçe ve düzelme toparlanma yolunda değildir. Yani sizler dil allamesi olsanız ben çok ağır lâflar etmek ihtiyacını duyacağım. Çünkü ben malzemenin kötülüğünden şikâyet ediyorum ve işi bu olanlar vazifelerini yapmamışlar yerine getirmemişler, çok ihmal etmişler, geç kalmışlar diye onlardan şikâyetçiyim. Şimdi size muhtelif bir iki örnek söyleyeceğim. Hulki beyin dediği gibi biz bu Meydan Larousse işine girerken, sermayedar korktu, bu lugata çok para gidiyor, bu ansiklopediyle, lugatla kazanılmaz bu para dedi. Biz Ankara'ya gidelim biraz abone sağlayalım, emniyette olalım, şu kadar basacağız ama bu kadarını da bir yerlere vereceğiz diye. O vesileyle Ankara'ya gittik. Süleyman bey, başvekildi, başvekalete gittik. Şimdi ben Süleyman beye diyeceğim ki; Türkiye'de sözlük boşluğu var. Türkler sözlükle bağdaşamamışlar, dillerini iyi kullanamamaktan şikâyetçiler. Yani bir hanım diyor ki işte yemeğimi beğenmiyor evin adamı ve çocukları. Gidiyorsunuz ki kaşık yok, çatal yok, niye beğensin ki, o mutfakta yemek pişmez ki. Sözlük yok Türkiye'de, böyle bir sıkıntı var, bunu söyleyeceğim ben. Sözlük var da, Türkler sözlüğü kullanma ihtiyacını henüz duymuyorlar, hayret edilecek nispette duymuyorlar. Şimdi ben, böyle hafif şaklabanlıkları sevdiğim için, güya başvekile bu gerçeği, unutmayacağı bir şekilde hatırlatayım istiyorum. Dedim ki, "beyefendi bir şey anlatacağım size, bunu anlatabilmem için bir sözlüğe ihtiyacım var. Lütfen emreder misiniz bir sözlük getirsinler." "Derhal" dedi. Sekreterlere söylediler orada yokmuş. Biraz sonra bir telaş başladı. Ben sükûnetle bekliyorum, aşağı yukarı eminim alacağım neticeden. Sinirlendi başbakan, sözlük gelmiyor. Türkiye Cumhuriyeti sene 1967, tarihle söyleyeyim size, 68 yahut. Türkiye Cumhuriyeti başvekilinin makam odasındayız. O sırada Munis Faik Ozansoy, başbakanlık müsteşarı, okur yazar bir büyüğümüz bizim. Sahiden ediptir. Ona telefon etti, "ya Munis Faik bey bir sözlük bulunamıyor. Arıyoruz, bir lugat bulamadık," dedi. Ben getireyim demiş adam. Munis Faik koltuğunda, benim babamdan bildiğim eski yazı "Lugat-ı Naci" denir, Muallim Naci'nin lugatıdır o, onunla geldi. Başvekil'e dedimki beyefendi eski yazı okuyor musunuz? Ben de okuyamam, Sefa bey dedi ki ben bakarım. Dedim ki ben lugata bakmayacaktım, ben size diyecektim ki Türkiye'de lugat yok, Türkler lugat kullanmıyor. Dümdüz söylesem anlamayacaktınız, zannediyorum ki şimdi unutmazsınız dedim. Tabii hemen ilave edeyim ki buna bir gazetecilik eki olsun, fevkalade ilgilendi bizim işimizle, ben o zaman bir ansiklopediye ve lugata devlet ne kadar abone olabilir diye kendi kendime araştırmıştım, 1600, 1700 civarında bir rakam çıkıyor. Başbakan dedi ki, "Hakkı bey, lise kütüphanelerinde, il kütüphanelerinde, üniversitelerde, her köyde bu ansiklopediden bir takım bulunacak." Çıktık biz, ben Munis Faik beye gidecek oldum ki, başvekil bey galiba sayı bilmiyor diyecektim. Adam devlet adamı olduğu için hemen kızardı, ben hemen kapattım, öyle bir laf orada söylenmez diye, keşke tamamlasaymışım. Kaç abone oldu devlet söyleyeceğim size, sıfır. Bu bir tablodur, bu bir röntgendir, sıfırdır rakam. Şimdi ben gazetelerde yani doğrudan doğruya dilden bahsetmiyorum ama o teknik meseleler böyle bir toplantının konusu o değil gibi geliyor bana. Bizim toptan bu dil meselesinde sıkıntımız var, rahatsızlığını hepimiz duyuyoruz. Ben tespit edebildiğim ana hatlarla sebepleri bulup söylemeye çalışıyorum. Gazetede çalışıyoruz biz, bir gazete çıktı Radikal diye, ben de orada çalışıyorum. Çok garip bir kutuyla hediye gönderdim aşağıya, Türk Dil Kurumu'nun lugatlarından 60 kadar, bir kutunun içinde. Çünkü her şey alınacak, yeni kurulan gazeteye eminim ki bir sözlük alınmayacaktı. Şimdi geliyorlar soruyorum, hepinizin yanında bir imla kılavuzu var mı? Bu söylediğimi sıradan bir şey zannetmeyin lütfen. Yani adam dil diye neden bahsediyor demeyin sakın. Yazı yazan her insanın, yazı yazılan her yerin bir imla kılavuzuna ihtiyacı var. Bu çok basit bir hakikattir ama, Türkiye'de bilinmeyen bir hakikattir, mümkün olsa üç dört kere tekrarlamakta da fayda var. Elinizi uzattığınızda elinizin el ulağında bir imla kılavuzunuz var mı diyorum? Müsaade ederseniz ne dediğimi onlara tekrarlayacağım, Dil Kurumu'nun Türkçe Sözlük'ü var mı? Devellioğlu'nun Osmanlıca Sözlük'ü var mı Hulki Aktunç'un Argo Sözlüğü var mı? Deyimler ve atasözleri sözlükleriniz var mı? Bir de yabancı kelimeler, Türkçeye girmiş yabancı kelimeler karşılığı. H. Aktunç- Mustafa Nihat bey çok güzel bir şey sormuştu. H. Devrim- Evet. Yok, ben size parası pulu olan gazetelerden bahsediyorum. Olsa da bir manası yok bakmayacaklar belli ki. Şimdi sözlüğe bakılmayan bir yerde Türk dili konuşmak ne demektir, hiç düşünüyor musunuz? Le Petit Larousse diye Fransızların bir lugatı var, o da bir ansiklopedik lugat. Yarı yarıya lugattır, yarıdan biraz çoğu lugattır. 1200 sayfa lugattır, 700 sayfa kadar da küçük bir ansiklopedi gelir, bilgiler orada. Her sene bunun yeniden 1 milyon adet basılıp satıldığını biliyor musunuz? Nüfusu bizim kadar Fransa'nın aşağı yukarı. Her sene 1 milyon adet Le Petit Larousse yeniden satılıyor. Bilmiyorum sebebini, bir küçük sebep var her sene 400-500-800 civarında kelime değişiyor, kelimeler eskimiştir atılıyor, sayfa sayısı hiç artmadan yenisi basıldığına göre demektir ki aşağı yukarı atıldığı kadar da yeni kelime giriyor. Biliyoruz orada Fransız Akademisi'nin lugatı çok daha muhafazakâr bir lugat, yavaş yavaş yeniden baskılar yapılıyor, kullanılmaya başlamış bir kelime 10 sene geçmeden lugatlara alınmıyor. Ama Le Petit Larousse öyle değil, bizim ihtiyacımız olduğu üzere, bir kelime kullanılmaya başlamışsa ertesi sene o sözlükte yerini, karşılığıyla mana tarifiyle buluyor. Şimdi benim için -"benim için" diye tashih ediyorum yaygın anlamda öyle olmadı öyle kabul edilmedi, önemli bir kültür hadisesi, bir yayımcılık hadisesidir Meydan Larousse. Ben zannediyorum ki şu anda mevcut Türkçe-Türkçe, Osmanlıca-Türkçe, yabancı kelimeler, deyimler ve terimler de dahil olmak üzere Türkiye'de mevcut en büyük sözlük oradadır. Yani kelime adedi itibariyle oradadır. Benim için en büyük sözlük odur. Kelimenin mana tarifleri sırayla geldikten sonra, deyimlere geçer, deyimler bittikten sonra, bahis bahis her ihtisas konusuna göre terimlere de gelir. Böyle bir tamamlanmış lugat olmadığı için bunu söylüyorum. İlk lugattır, malzeme önemli, malzeme hakkında onları yapanların da ne düşündüğünün ayrı bir manası olduğunu zannediyorum. Onun için söylüyorum, ondan sonra gene Adnan Benk başkanlığında yapılan Büyük Larousse diye tekrar baskıdır o, tamamlanmış ilk lugat, el altında olduğu için bence çağa daha yakın, bugün için daha kullanışlı lugattır. Bu da doğru mu? H. Aktunç- Doğrudur.



Benzer Kitaplar