YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Tanrı Kimseyi Duymuyor

Tanrı Kimseyi Duymuyor

Yazar:

Kategori: Edebiyat

ISBN: 975-08-0988-2

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 01.2005

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%30İNDİRİM 4.86 TL   Etiket Fiyatı : 6.94 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 158
Boyut : 13.5 x 21 cm

Çağdaş Türk Tiyatrosu’nun en önemli genç kuşak yazarlarından Özen Yula, yeni kitabı “Tanrı Kimseyi Duymuyor” ve tüm yapıtlarıyla YKY’de.

Özen Yula, 14 öyküden oluşan bu son kitabında Babil’in Asma Bahçeleri’nden Doğunun gizemli topraklarına, eskiden yeniye uzanan bir coğrafyada dolaşırken, aşkı, cinselliği, tutkuyu, insanın iç dünyasını, zaaflarını ve gücünü, yalnızlığını, kısacası insana ait her şeyi sağlam bir dille, etkileyici bir inandırıcılıkla anlatıyor…

Porselen Demlikte Çay

Birhan’a... En keskininden bir parça...

Saat sabahın altısı.
Kuş sesleri, bildik, tanıdık, bazen yaban.
Serinlik, sabah nemiyle karışık ılık bir yel demek daha doğru.
İstanbul, çok eski bir masaldan artakalmış gibi, ama değil.
Artakalmaktan ziyade, çok köhnemiş, pek azade, hattâ insanın içini hafiften sızlatan bir masal.
Cihangir’de Alman Hastanesi’nin arkasındaki sokak. Hastanenin kasvetli duvarı, sokağın akustiğini olması gerektiğinden çok daha güçlü kılıyor. Sesler çoğalarak geliyor ev içlerine. Akustiği çok iyi burasının.
Geçenlerin sesleri olduğu gibi salonumda. Bazen bağrışarak geçerler sokaktan, bazen durup fısıltıyla konuştuktan sonra bahçe duvarının önüne işerler. Şırıltıları bile salonumda neredeyse. Gece çok geç vakit bir kamyon dayanır hastanenin arkasındaki kapıya. Kamyondan, o kapının arkasındaki tanklara oksijen doldurmaya başlarlar. Kamyondaki boşalan tankın gürültüsü doldurur odayı. Doğrulup da pencereden bakılınca sokağa yayılan bir sis görünür. Fazla gelen oksijen, asfaltın üstüne ince bir bulut indirir. Bir çavlana dönüşür o bulut, asfaltın sıcağında göğe ağar. Tankın dolmasını bekleyen görevliler aralarında konuşurlar. Seslerini hiç kısmadan, sakınmadan. Sabah erkenden çöp arabası geçer. Müthiş bir gürültü. Adamlar seslerini kısmazlar; uykusuz kalmalarının intikamını alırlar. Haklılar belki de. Hayat onlara bu payeyi vermiştir. Öfke de olmalıdır.
Her gece ya da her sabaha karşı, barlardan çıkan adamlar, kadınlar gürültülerle geçer sokağımdan. Şen kahkahalarla isterik kahkahalar birbirine cevap verir. Uzandığım yerde çıngıraklı kahkahaları da işitirim, içim sıkılır. Pazar açılmıştır hayatlarında, pazarlık gerekmektedir. Öncesinde, sonrasında bir kahkaha olmalıymış gibi bu hayat pazarlığının; görevlerini yerine getirirler. Ya da sıradan, gündelik hayatlarında ofislerinde boğazlarına tıkanan kahkahalar salıverir kendilerini. Kazanıp da ağız tadıyla yaşayamamanın intikamını alırlar haftanın bir gecesinde.
Az yorgun olmadım hayatta. Nedir, bilirim.
Babamın kalbine bir iğne yürüyor. Durduramadığım, engel olamayacağım, onun kadar, belki de ondan çok az benim canımı da yakacak olan bir iğne. Yok yok, hayat bir Sevim Burak öyküsü gibi olmamalı! Aksi takdirde o kadar kesif bir acıda, o kadar damıtılmış kederde yaşanmaz; işin doğrusu, yaşayamam.
Belki bir Bilge Karasu dinginliği. Ya da bir Vüs’at O. Bener ironisi. Gülten Akın inceliği biraz da. Bunlar, hayatın acımasızlığı, arsızlığı, ahlaksızlığı, dengesizliği karşısında biraz daha zaman tanır insana. Kişinin dünyaya bakışına iyi gelir.
İnsan en çok, sevdikleri için acı çekiyor. Tanrım ben herkes için acı çekmekten vazgeçmeliyim. Yoksa sonum istemediğim biçimde gelecek. Biliyorum, en azından farkındayım bu durumun. Ama gene de bu hayatta en çok, merhametli olmayı öğretmişler bana. Başka yolum yokmuş gibi!
Ter çok süzüldü saçlarımdan. Başımın arkasından akıtıyorum parmaklarımı. Ellerime takılıyor saçlarım terli, yorgun. Beni terk ederek.
İstanbul sabahına erken uyandım.
Apartman kapısının açıldığını işitip pencereye gidiyorum. Aslında şehrin sabahına bakmak istiyorum, sokağın sabahına. Ekşi çöp kokan bu sabaha. Apartmandan tanımadığım genç bir adam çıkıyor. Birine misafirliğe gelmiş olmalı, sabahın bu kör saatinde yarı uykulu, kafasını kaşıyarak gidiyor. Üstünde, yatay beyaz çizgileri olan lacivert tişörtü, ayağında, lacivert keten pantolonu, elinde küçücük, eski süsü verilmeye çalışılmış, koyu kahverengi, deri çantasıyla kendi kaderine gidiyor. Bir hayattan çıkıp giden niceleri gibi.
Sabahın köründe başka bir şehirden gelen otobüsünüz İstanbul’a girdiğinde, o sabah alacasının içinde işlerine gitmek için erkenden uyanıp kuyruğa girmiş insanları görürsünüz. İçiniz daralır. Bu kadar çok mudur bir şehirde görmediğiniz, ama emeğine neler borçlu olduğunuz insanların sayısı? Ürperirsiniz. Şehrin sabahını kuranlar onlardır. Tekstile gidiyorlardır çalışmaya, daracık alanlarında, tezgâhlarının, makinelerinin önünde gün boyu oturup gelecek nesillerini kurtarma hevesiyle. Günü kurtarma çabasıyla mezbahalara gidiyorlardır. Kapalıçarşı’da dükkânlara çalışmaya, Mısır Çarşısı’nda kepenk açmaya, tezgâhtarlık etmeye, İkitelli’de matbaa, Güneşli’de otomotiv, Zeytinburnu’nda deri işlerine, Levent’te reklam ajanslarındaki, halkla ilişkiler şirketlerindeki daracık ofisleri temizlemeye, Nevizade’ye öğlen için meyhaneyi hazırlamaya, Sultanahmet’te turist kovalamaya. Daha neler için nerelere!
İçeri giriyorum. Bir otomobilin durduğunu işitiyorum. Adam park ediyor arabayı. Çıkıyorlar dışarı. Kızın sesi sabah için fazla neşeli. Engelleyemediği bir coşkuyla anlatıyor gidecekleri adresi. Bu da bir rahatsızlık olmalı. Sürekli coşkulu yaşanmaz ki! Bir hata var bu işte. Eğer yoksa bende kesin bir hata var. Bu kadar coşkuyu hiç kimsede kaldıramıyorum. Hayatımda da coşkulu hiç kimse olmasın istiyorum. Sıradan, sakin insanları istiyorum, eskilerin, “aklıselim sahibi” dedikleri cinsten insanları.



Benzer Kitaplar