YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Siyasî ve Edebî Portreler

Siyasî ve Edebî Portreler

Yazar:

Kategori: Edebiyat

ISBN: 975-08-1096-1

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 06.2006

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 4.21 TL   Etiket Fiyatı : 6.48 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 120
Boyut : 13.5 x 21 cm

19. ile 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki aydınlar ve devlet adamları, bir imparatorluğun yıkılması ve onun yerine millî bir devletin kurulmasında, bir kültür ve medeniyet dairesinden başka bir kültür ve medeniyet dairesine geçişte şu veya bu şekilde pay sahibidirler. Bunun için de onları büyün yönleri ile tanıma bir zarurettir. Yahya Kemal bunu yaşamış aydınlardandır. Burada toplanan yazılarında o, döneminin siyasî ve edebî şahsiyetlerinin az bilinen hususî taraflarına kısmî bir ayna tutmaktadır.

Abdülhak Hâmid

Abdülhak Hâmid’in şiirine dair bir kanaatim vardır. Bu kanaati yazmanın henüz zamanı değildir. Bir gün gerçek olduğu anlaşılacak kanaatleri fazla erken söylemenin ne kadar netameli olduğunu da bilirim. Mamafih bu hatayı, bile bile etmeye niyetlendim. Bu da diğer hatalarıma katılsın.
Abdülhak Hâmid’e en büyük kötülüğü edenler “dini bütün” hayranları olmuştur. Onun en hayırlı dostları da şiirinin kof, tumturaklı ve dâhiyane zannedilip de hakikatte lâf gürültüsü olan tarafını sevmeyenler ve gerçek şiir olan mısralarını sevenlerdir. Evet, memleketimizde otuz kırk sene sonra şiiri hakikî bir anlayışla anlamak iyiden iyiye yerleşirse kuvvetli bir münekkit çıkar ve bugün boğulmuş olan hakikati ortaya atar fikrindeyim.
1908 inkılâbına kadar Abdülhak Hâmid meftunluğu vardı, kuvvetliydi, ancak henüz mahdut bir dairedeydi. Lâkin bu tarihten sonra katı taassup gibi yerleşti ve her gün arta arta bugünlere kadar sürdü.
Bir şâire hayranlık, bizde, eski zamanlar da dahil olmak üzere, hiçbir zaman bu derece kayıtsız ve şartsız bir tassupla, görülmemişti. Garip olan bu idi ki bu meftunların yüzde doksan dokuzu Finten’i ellerine alıp baştan sonuna kadar okumazlardı; yalnız Davalaciro’nun maruf narasıyla bilirlerdi. O zaman en fazla okunan gazete Tanin’di. İlhan, Turhan Tanin’de tefrika hâlinde çıkıyorlardı; dikkat ediyorduk, Hâmidperestler bu dramların her gün çıkan parçalarını okumuyorlardı; nitekim hâlâ dimağlarda bu tiyatroların mevzuları bile yerleşmiş değildir. Hoş Hâmid’in (onlardan) evvel çıkmış dramları da tam bir çerçeve içinde hayallere yerleşmiş değildir. Hâmid’in meftunları onun bütün dramlarını ve diğer manzum kitaplarını hep Talîmi Edebiyat’ta, sonra ona benzer mektep kitaplarında yahut da ondan parçalar zikreden meddah münekkitlerin yazılarından bilirler ve bu gibi sahifelerde zikrolunan mısralarından bilirlerdi.
Bu bahse girerken hemen söyleyelim ki işte bu hâl bizdeki şiir meftunlarının şarklılıktan aldıkları bir nakisaydı. Bir şâirin bütün eserini okumamak, şiirini bütün bir ömür boyunca beş on mısraından bilmek, bu kadar bilmekle kanaat etmek, bir defa edinilmiş bir fikri sonuna kadar gütmek; işte bu hâl tam mânâsıyla şarklılıktır.
Gerçi bu hâl şarklı zihniyette olanlara eski şâirlerden tabiî olarak geçmiştir. Çünkü eski divanların içinde tam bir terkip sayılacak manzumeler ya hiç yoktu, yahut da nadir olarak vardı, ancak bir gazelde, bir kasidede, bir kıt’ada birdenbire mücevher gibi bir beyit, yahut bir mısra parıldardı.
Zaten bir divan bu mücevher gibi parıldayan –Fuzûlî’de ve Nedîm’de görüldüğü gibi– yüzlerce mısradan, yahut da Esrar Dede’de görüldüğü gibi dört beş mısradan ibaretti. Bazı divanlarda, meselâ Seyyid Vehbî veyahut Sünbülzâde divanlarında da hâyîde olmayan bir tek mısra yoktu.
Öyle olan divanlarımızın karileri böyle olur; okunacak mısraları hatırlarlar, okunmayacakları da unuturlar. Bunun sebebi şark şiirinin kendinde saklı olan bir noksandadır. En kısa bir tabirle, eski şiirimizde manzume yoktur, beyit veyahut mısralar vardır.
Lâkin Frenkten mülhem bir şiir kadrosu getiren, tarzı kâdimi şi’ri bozup, herc ü merc eden, “şi’ri hakîkî” ne olduğunu idrake yazdığını iddia eden Abdülhak Hâmid’de bu noksan olmayacaktı. Frenk şiirinin “vâhidi kıyâsîsi” manzume olduğuna göre, onda da manzume bir terkip hâlinde görülecekti; daha büyük bir manzume olan drama gelince o artık hayale, tıpkı Frenk dramları gibi, bir maceranın terkibi gibi nakşolunacaktı. Halbuki böyle olmadı.
Çünkü hakikatte, Namık Kemal’le de, Abdülhak Hâmid’le de şark usulünde şiir söyleyiş ve anlayış sürüp gidiyordu. Namık Kemal’in de, onun da, muasırları tarafından çabuk anlaşılmalarının ve sevilmelerinin asıl sebebi de buradaydı; pek az değiştikleri için şarklı kafalara çok aykırı gelmiyorlardı.
Meftunların şiir anlayışı değişmediği için temyiz hassası da yerleşmişti. Makber’in tumturakıyla bedmest olanlar artık bir şey görmek istemiyorlardı.
1917’de bir gün Süleyman Nazif’le görüşüyordum. Onun çok sevdiği ve ekseriya zikrettiği
Çıkdım semevâta hâkberser
İndim semevât ile berâber
beytini bir defa daha okumuştu. Hâmid’in en büyük meftununa, lâtife kılıklı, dedim ki “Bu iki mısrada Hâmid bir lisan hatasını, ne kadar şiddetle, iki defa tekrar ediyor.”
Süleyman Nazif birdenbire durgunlaştı: “Ne gibi?” dedi. “Semâvât, Arabî bir ismi cemi’dir, semevât şeklinde tahfif edilemez.” (dedim.)
Süleyman Nazif birdenbire şaşırıverdi; çünkü çok iyi lisan ve kavait bilirdi. Lâkin o zamana kadar, belki otuz seneden beri binlerce defa zikrettiği bu iki mısrada, Hâmid Bey’e meftunluğunun hummalı şiddetinden, lisan yanlışına dikkat etmeye vakit bulamamıştı.
Birdenbire: “Vay canına! Nasıl olmuş da bu hataya dikkat etmemişim.” dedi. Bu zühulünü bir acı gibi duyuyordu. Lâtifeye devam ederek dedim ki: “Hâmid Bey
Çıkdım eflâke hâkberser
İndim eflâk ile berâber
demeliydi; mamafih bu takdirde, bu beyit ancak lisanca doğru olur, şiir zevki bakımından yine iyi bir şey olmaz. Yani zevksizce bir tumturak olur.” Fikrimce zikrettiğimiz meşhur beyitte semâvât yerine semevât demek olsa olsa vahim bir lisan hatasıdır. Lâkin asıl şiir bahsinde bu beyit tumturakın, hem de kaba saba tumturakın, uydurma büyüklüğün, sahte bir felsefe tablosunun ifadesidir. İyi bir şey olmaktan çok uzaktır. Yenilik iddiasında olan Makber şâirinin asıl noksanı da buradadır.
İşte Süleyman Nazif ve bütün diğer Hâmidperestler Hâmid’e bu tarafından hayrandılar. Aynı Makber’in içinde:
Cânânın o günkü hâli eyvâh,
Eyvâh benim o günkü hâlim
gibi, yahut da:
Birgün dedi: Iztırâb içinde
Ben ölmeğe gelmişim bu Hind’e
Ölmek dedi, kahkahayla güldüm,
Duydum ki fakat içimden öldüm.*
(gibi) birer mücevher olan hakikî şiir pırıltılarına çok dikkat etmiyorlardı. Hâmid bahsinde bizim onlarla ayrıldığımız nokta buradan başlıyordu.



Benzer Kitaplar