YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Şehper, Dehlizdeki Kuş

Şehper, Dehlizdeki Kuş

Yazar:

Kategori: Edebiyat, Öykü

ISBN: 978-975-08-1412-9

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 04.2008

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 3.01 TL   Etiket Fiyatı : 4.63 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 84
Boyut : 13.5 x 21 cm

Şehper, Dehlizdeki Kuş, Ayşegül Çelik’in renkli ve derinlikli gerçeklik algısıyla ince ince işlediği ve birbirine yasladığı hikâyelerini bir araya getiriyor. Hayatın bütün lanetini kendi isimlerinde taşıyan, sayıklamaları kehanete dönüşen, aklının en kilitli yerinden vurulan, yıldız yağmurunda dolaşan, zamanın kırıldığı yere gelip dayanan kahramanlar, sokakların sessizliğine basan kapkaranlık hayatlar… Bir dönmedolap, bir atlıkarınca bu… Yere düşmüş bir çift soğan, gümüş gözlerini dikmişseyrediyor her şeyi… “Yiyip içmeyi kesişim böyle oldu. Onu hapsolduğu yapışkan karanlıkta öldürecektim. Yine de beslenmenin bir yolunu buldu; kabuklanmaya bağlayan yaralarımdan bağlayıp kemirmeye koyuldu içimi. Bende yaşıyordu, beni bitiriyordu. Gitgide büyüyordu bu arada, ağırlaşıyordu… Ağırlaşıyordu, oturup kalkmak, yatmak, uyumak, uyuyamamak, kâbuslar… Her daim ter içindeydim. Mevsim yazdı, bir yudum su içmiyordum. Dudaklarım kuru, çatlak… Güneş öğleye varmadan ortalığı kavurmaya başlıyordu. Doğuma da az kaldı, fakat bilmeyenler anlamıyor gebeliğimi… Haklılar, çünkü yuvalandığını göstermiyor böcek, karnım küçücük. Ben, bir tek ben biliyorum içimdekini; kanatları çoktan düştü, şimdi gözleri, bakışları oluşuyor içimde; tırnakları bileniyor, ağırlaşıyor…”

Kimsenin geçmediği bulutlu patikalar, henüz bulunmamış keçiyolları, açmaya yeltenen çiçeklerin, yaprak döken ağaçların akılları, içine yuvarlandığımız uyku, mevsimlerin uçları, denizin kumsala değdiği yer, çakıl taşları, aynalar...

Velhasılı köşe bucak her yer, yazılmayı bekleyen hikâyelerle doludur.
Fakat rastladığınız her kimsesiz hikâyeyi alıp eve getiremezsiniz. Aklınızın, uykunuzun kapılarını açıp, onu içeri buyur edemezsiniz. Çünkü bazı hikâyelerin hiç başlamaması, bazılarınınsa çoktan bitmiş olması gerekir.

Hikâyelerin içinde kaybolan birçok yazar tanırım ve yazarların içinde kaybolan birçok hikâye... Bunların ikisi de birbirinden tehlikelidir. Gözyaşlarında kırılmalara, düş yanıklarına, dehlizlere ve fay hatlarına sebep olurlar...

Kurtulmanın tek yolu yazmaktır. Fakat benim yaptığım gibi değil...

Bir hikâyenin hikâyesini anlatmak pek alışıldık bir iş sayılmaz, ne var ki, yapmak zorunda olduğum şey bu.
“İlk gün ışığının uyandığı bir an vardır. Gecenin sabaha değdiği bir yer... İşte kehribar salonun pencereleri tam da oraya bakıyordu.
Şafak yaklaşırken taşlardaki gölgeler azaldı, gecenin örttükleri usulca ortaya çıkmaya başladı. Önce boşluğa demir atmış uzunlu kısalı bacalar belirdi. Sonra evlerin kiremit çatıları ve gizlenen güvercin yuvaları. Bunu, sessiz, tenha bir sokak, köşebaşları, irili ufaklı evler ve bir lunapark izledi. Sabahın bütün alametleri kehribar salonun pencerelerinde sırayla belirdi. Işığı kovalayan aylak sabah esintisi gelip sarı çilli perdede durdu. Günün bu ilk saatlerinde kehribar salondan kaçan şekilsiz, alacalı gölgeler, perdenin ayaklarında saklanıyordu. Fakat tek kıpırdanan, gölgeler ve renkler değildi. İçeride sesler de vardı. Kehribar salonun kadınları, birer ikişer uyanıyordu.

İçerideki sesler:
kehribar salonda, huzurlu bir kalp gibi ağır ağır atan, ayaklı saatin tik takları
arka odada sabah namazını kılan büyük ninenin iç geçirişi
avluda açmaya yeltenen sardunyanın hışırtısı
koridorda çıplak, küçük ayaklar
ocakta kaynayan tencerenin fokurtusu
mavi bir kaba dolan incecik suyun sesi...
Şerazat, soğuk suyun altından geçirdiği zeytinleri bir kenara koyup musluğu kapattı. Koyu kahve lekelerle dolu ıslak ellerini, entarisinin kıyısına siliverdi. Kahverengi lekeler, pazen elbiseye dökülmemek için oldukları yerde kıpırdandılar. Neyse ki hareket hemen durdu, Şerazat, mutfak kapısında beliren torununa bakıyordu.
Karşısında şaşkın bir tavuk gibi yalpalayan Ahu’nun gözlerinden uyku, uykusundan düşler akıyordu. Küçük kız, mutfağın mozaik zeminine döküldükçe kırılan minicik düşlerine kıyamadı, gözlerini ovuşturmayı kesti. Pazen elbise içindeki ninesine gülümsedikten sonra bahar sabahının ve lunaparkın asılı olduğu pencereye koştu. Şerazat evhamlanmıştı, çocuğun ardından kaygıyla baktı. Şimdi Ahu’nun uzayan saçlarının sesi, evdeki bütün sesleri bastırıyordu.”



Benzer Kitaplar