YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Raşid’in Dürbünü

Raşid’in Dürbünü

Yazar:

Kategori: Edebiyat, Roman

Çeviren:

ISBN: 978-975-08-0641-7

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 07.2003

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 7.22 TL   Etiket Fiyatı : 11.11 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 245
Boyut : 13.5 x 21 cm

Batı’da bulunduğu duyulan ilginç bir alete, yani dürbüne Doğu’da da sahip olmanın ilginç macerası. Sudan asıllı İngiliz yazar Jamal Mahjoub Raşid’in Dürbünü’nde okuru elinden bırakamayacağı bir maceranın merkezine götürüyor. Bu yaz yolda,tatilde ya da evde “ne okusam acaba” diyenlere… Geçmişle bugün arasında ustaca dolaşabilen Mahjoub bunu tek bir cümlede bile yapabiliyor. Thr Guardian Raşid’in Dürbünü’yle Batıdan Doğu’yu görüyoruz. Independent Saturday Magazine 17.y.y. başlarında Cezayirde başlayıp Danimarka’da sona eren bir arayış yolculuğu anlatılıyor. İşlemediği bir suçtan hapsedilen Raşid el-Kenzi, hayatını ve özgürlüğünü kazanmak için, Hollanda’da yapılmış esrarengiz bir optik aracı Cezayir’de dayısına getirmek zorundadır. “Gözü arıyor. Bu gözün kendisini okyanuslar üzerinden geçireceğini, dağların tepelerine uçuracağını düşünüyor. Güneşi yerinden oynatmak ve Allahın iradesine meydan okumak istiyor.” Raşid için, bilinmeze, kendi coğrafyasının, İslam dünyasının ötesindeki dünyanın karanlığına bir seferdir bu…

Birinci Bölüm

Bekliyor bir efsane olan Cezayir. İmgelemin içinde garip, direşken kökleri birbirine dolanmış. Deneyimli bir sevgilinin ellerinde kat kat soyulmayı bekleyen gizemli, el değmedik bir gövde sanki. Çıplak gözle bakıldığında Kabiliye dağlarının yumrulu, eğri büğrü sırtına yerleştirilmiş eski bir binici eyeri gibi duruyor. Liman, yeryüzünün akla gelir her köşesinden gelmiş teknelerle tıklım tıklım dolu, insanlığın binbir dildeki soluk soluğa, aralıksız gevezeliği ve denizin gelgitleriyle çınlıyor. Tuzlu su ve kanla yaşayan, soluk alan bir kent burası, kesin bir yok oluşla gözü kara bir kaçış arasına tehlikeli bir şekilde tünemiş. İnsanlık en ham, en acınası haliyle görünüyor; öyle ki ondan aynı anda hem büyülenmeyen hem tiksinmeyen pek az kişi olabilir. Dünyanın en kötü ünlü limanı üstelik, ve umursamadan bir serüvene atılınacak bir yer de değil. Burada Barbaros’un ve Uluç Ali’nin efsaneleri pusuya yatmış. Burada insan kral olur, bir servet kazanabilirdi ya da kaderinin yazdığına göre, sahip olduğu her şeyi, yaşamını bile, güneşin bir doğuşu bir batışı arasında yitirebilir. İnsanın isteyebileceği her şey, ama her şey kazbahın iç içe geçmiş iç organları arasında bulunabilirdi ama pek çok kişi de yolunu yitirmişti orada. Sahip oldukları küçücük bir yeryüzü parçası için boğuşan vurguncu ile çapulcunun, bezirgân ile köle tacirinin denizden gelip sığındıkları bir kentti. Artık büyük imparatorlukların ve krallıkların çağı kapanmıştı, gün küçük zorbaların, açgözlü kabzımalların, kendini beğenmiş mühür kazıyıcıların günüydü. Dayı İstanbul’a sözde destek veriyordu, daha fazlasını değil, çünkü mavi kubbeler ve Divan ufkun çok ötesindeydi. Kazbah nasıl Cezayir’de yöneticilerle tebaa arasındaki sınırı belirliyorsa, haşmetli Akdeniz de Sultan’la imparatorluğunun canlı Kuzey Afrika kıyılarındaki uzak karakolları arasında sınırı oluşturuyordu. Raşid el-Kenzi adıyla tanınan kişi hakkında kayda geçmiş birtakım bilgiler bulunduysa bile bunlar küçük bir patika gibi yüzyılların geçeneklerine dağılıp gitmişlerdi; izlemek, imkânsız sayılmasa da zordu. Ardında, bir araya getirilecek ipuçları adına birbiriyle çelişen bölük pörçük parçalar bırakan ince ve kırılgan bir yol; ya en tuttuğunu bırakmayan bir araştırmacının ya da aklı kıt birinin üstleneceği bir görev. Gene de, Tanrı’nın yaratıklarının şöyle ya da böyle kutsanmış olduğu söylenir. Yalnız bazen insan ödülü bulabilmek için daha çok çabalamak zorunda kalır. Ayrıca, bir insanın kaderi, çözülmesi yıllar alabilecek binlerce ince müslin örtüyle sıkıca sarılmıştır. Sokaklardan haykırışlar yükseliyor. Hicret’in 1016’ncı yılıdır, Hıristiyan takvimine göre de 1609, Muharrem ayının hiçbir önem taşımayan bir gününün ikindi üstü. Yıllarca İspanya’daki Kâfirlerin gazabından kaçan Endülüslülerin yerleştiği Müdeccen mahallesindeki küçük bir meydandayız. Hurma ağaçlarının tepeleri sarsılırken, aşağıda da meydanda koşuşturan insanlar başlarını eğiyor, yüzlerini kum taneciklerinin keskin ısırıklarından korumaya çalışıyorlar. Yeniçeri kolcular bir yanlışlık sonucu onu almaya gelmişlerdi; pek ender rastlanan bir durum değildi bu, ama o, kanunun kendi özel gerekçeleriyle feda ettiği pek çok kurbandan daha şanslıydı bu olayda: Kaderin garip bir müdahalesiyle boynunun vurulmasından kurtulacaktı. Ama, elbette, Raşid el-Kenzi sonucun böyle olacağını bilmediği için, o durumda olan herkesin yapacağını yaptı – koştu. Kimsenin ömründe koşmadığı kadar hızlı koşuyordu. Kuşkusuz herhangi birinden çok daha uzağa da koşardı, ne var ki o kafa karışıklığı içinde nereye gittiği konusunda bir fikri yoktu – tıpkı bunun gibi, ne gibi bir suç işlediğini düşündükleri konusunda da bir şey bilmiyordu. Öylesine korkuya kapılmıştı ki, hatırı sayılır bir zekâsı ve biraz da eğitimi olmasına karşın, keçi gibi koşuyordu, yokuş yukarı, tabii bu bir hataydı. Aslında kaçmaya kalkışması hataydı, çünkü Yeniçeriler çoktu, acımasızdı ve her zaman sonunda avlarını köşeye sıkıştırırlardı; kaçan kişi kendisini bir hüthüte dönüştürüp güneydeki dağlara doğru uçup gitmezse tabii. Sonunda onu yakaladılar ve sıkı bir dayak attılar. Topuğundan tutup meydanlarda ve daracık sokaklarda sürüdüler, ayaktakımının toza, kire bulanmış bedenine tükürükler yağdırdığı yuhalayan kalabalıklar arasında dolaştırdılar. Korumak için kollarıyla yüzünü örterken, insanların nefretinin şiddetine dayanmaya çalıştı. Bir kez köle olan hep köle kalır, diye düşünüyordu. Hurma dallarıyla kırbaçladılar onu, çakıl ve taş yağmuruna tuttular. Kadınlar çaresizlikle feryat ettiler, yüzlerini yırttılar, anlaşılmaz bir öfkeyle saçlarını başlarını yoldular. Gençler de katıldı bu spora, yanı sıra seke seke koştular ve yalnızca ona bir iki tekme atmak için durdular. Kolcular hızla ilerliyorlardı, çünkü onlar da nasiplenebilirdi bu ipini koparmış saldırganlıktan. Raşid el-Kenzi’yi taş kemerlerden aşırdılar, kıvrılıp bükülen merdivenlerden geçirdiler, başı bir kırba gibi yere güm güm vururken kışlanın meydanına fırlattılar. Onu orda bir taşa bağladılar, zincirlerini çözüp içeriye sürüyene kadar güçten düşürmek için güneşin alnında iki gün beklettiler.



Benzer Kitaplar