YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Paris, ecekent

Paris, ecekent

Yazar:

Kategori: Sanat

ISBN: 975-08-0687-5

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 01.2003

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 9.03 TL   Etiket Fiyatı : 13.89 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 483
Boyut : 16.5 x 24 cm

Paris üzerine bir Enis Batur kitabı
Paris, ecekent
“Genişleyebilir ilk baskı”

Bir şehirle ilişkiye girmek, bir yandan onunla tanışmayı sürdürmektir, diyen ve “Avâre ruhun avâre yazısı yolda donanır”a varan Enis Batur, yaşamının ikinci kenti Paris’e ilk kez 1971’de gelmiş ve bu zor şehre tutulmuştu. Her satırı Paris’te ve Paris’le yazılan Paris, ecekent, yıllardır tasarladığı poetika denemesi’nin zaman geçtikçe geliştirilmesi, fevkalâde geliştirilmesi muhtemel ilk baskısı.

Kitabın, şehirlerde kaybolmayı seçenler, sevenler için klâsik kılavuzlarda rastlanmayacak bir şehir portresine, bir başvuru kaynağına dönüşeceğinden şüpheniz olmasın. Enis Batur’un “bütünüyle öznel, bütünüyle amatör bir objektif”ten geçtiğini iddia ettiği kadrajlar, anlar, kesitlerin yansıdığı fotoğrafları sayesinde şehrin beklenmedik yüzlerinin Paris-sever’e görüneceği de kesin. Paris’i bir de Enis Batur güzergâhından ‘edinmek’ lâzım. İçerdiği lirizm ve içbilgisiyle birlikte Paris, ecekent, otuz yılı aşkın süredir Paris’le ilgili sayısız metin okuyan, fotoğraf, film gören, ezgiler dinleyen bir yazın adamının elinden çıkma.

Paris, Enis Batur’a pek çok kitap verdi. Şimdi o da kitabını Paris’e veriyor.

Kent ve Efsane

Efsane ve İnsan’ın Roger Caillois’sı ‘Paris Efsanesi’nin artık öldüğünü söylüyordu. Bana kalırsa da ölüyor, yani büsbütün gerçekleşmiş değil bu, henüz olup bitmiş değil: Büyük efsanelerin cançekiş süreleri uzun, süreçleri çetrefil oluyor; ölmeye başladığını görünce hemen öldüğüne inanmamak gerekir: Cançekişme, can çıkmadıkça, beklenmedik biçimde efsanenin yeniden bir hayatiyet kaynağı bulma, yaratma olasılığını da birlikte düşündürtmeli bireye — işte Caillois öldü, Paris efsanesi bütünüyle sönmüş sayılamaz hâlâ. Bu efsanenin doğuşuna ilişkin alışılmadık gerekçeler göstermişti Cail-lois: Fransız Devrimi sonrasından süzdüğü, seçtiği kimi odak noktaları: Kent-ler çekişmesi; restoran ve kahvelerin hızla çoğalmasıyla kent buluşmalarının yoğunluk kazanması; gizli polisin etkinleşmesiyle gizli, gizemli, açıklanamaz ilişkiler ağının güçlenişinin imgelemi yoğurması; okuma’nın yaygınlaşması, dolayısıyla kitlesel hayal gücünün derişmesi... Paris’in yüzü, yüzeyi ile içinin, içyüzünün yarattığı çelişkinin kalın sisi yaratmış efsaneyi — böyle düşünüyor Caillois. Yalnızca Paris’e mi, İstanbul’a ya da Petersburg’a, Londra’ya ya da Roma’ya da bakıp doğrulanabilir bu yaklaşım. Caillois bu gizeme, onu çözme, efsaneyi çökertme isteğiyle yüksek ölçüde kapılmış olmuyor muydu? Yaşıyor olsaydı karşılaşmak isterdim onunla, bu sorunun etrafında tartışmak isterdim: Paradoksları güçlüyken, onların altında ezilmemenin yolunu bulmuş ender çağdaşlarımızdan biri. Paris efsanesinin yaratılışı hakkında canalıcı görüşler getirdiği tartışılmaz: Kentin yeraltı/yerüstü varlığının yapıldığı gerçek. Pek çok parça düpedüz fake’dir, efsaneye kapılanların ezici çoğunluğu bilmez bunu, bilemez, bilmek de istemez: İşte Courbet’yi sürgün sefâletine sürükleyen Vendôme dikilitaşı, işte Notre Dame’ın cephe heykelleri, işte köprülerin bazıları: Asıl toz olmuş, asıl sanılan görkemli bir sanrı programına eklemlenmiş. İstasyonların efsaneye katkısı üzerinde durması Caillois’nın, beni sevindirdi: İki metin arasında bocalarken, masamda. Üç büyük gar: Lyon, Orsay, Montparnasse — yaşadıkları dönüşümlerin doğurduğu bürlesk konum içinde birer uydurmaca kalmadı mı onlardan elimize? Neden uzuyor peki, cançekişme süresi? Bir Fransız yazarı, kim unuttum, Paris’i sevme gerekçesi olarak en az Fransızla burada karşılaştığı gerçeğini gösteriyordu — benzeri bir cümleyi birkaç yıl önce ben de kurduğumu anımsıyorum, günlüğümde. Yabancılar, yeni yabancılar akıtıyor sütü, kanı, özsuyu Paris’e — bugün de. Nedeni çok açık olmasa da.Dostoyevski, treni Paris’e yaklaşırken, 1862’de soruyor kendisine: “Ne arıyoruz biz Ruslar, durmadan, burada?”. Hırçın bir soru, kemirgen soru, ama onu sormak için bile olsa kendi de Paris yolunda o an. Efsane, asıl açıklamasını hep esirgemiş olabilir.



Benzer Kitaplar