YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
ÖYLE Kargaşada BÖYLE Karşılaşmalar

ÖYLE Kargaşada BÖYLE Karşılaşmalar

Yazar:

Kategori: Deneme, Edebiyat

ISBN: 975-08-0493-7

YKY'de İlk Baskı Tarihi:

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 5.41 TL   Etiket Fiyatı : 8.33 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 192
Boyut : 13.5 x 21 cm

Edebiyatımızın güçlü kalemi Adalet Ağaoğlu’nun son kitabı Öyle Kargaşada Böyle Karşılaşmalar, daha önce yayımlanan Karşılaşmalar ve Başka Karşılaşmalar kitaplarında olduğu gibi, bazıları ilk kez kaleme alınan, değini ve denemelerden oluşuyor. Kitabının giriş yazısında Adalet Ağaoğlu, “Elinizdeki bu sonuncu deneme ve değinilerim belik de öteyana göçüp buyana dönüşümün gidiş geliş bilet borcunu ödemek içindir. Bilemiyorum.” diye not düşmüş.

İşportaya Düşmek

Yazarımız yayınevinde editörüyle buluşuyor. Asıl konuya girmeden önce sohbet iyidir. Onlar da bir süre karşılıklı saygı ve sevgi iklimlerinde konuşurlar. İşin en çiçekli yanı, editörün bir ara yazara: "Kitaplarınızdan birini başucumdan hiç ayırmam. O benim demirbaşımdır," demesi. Havalara fırlamanın tam zamanı, ama yazarımız kendini denetlemeyi öğrenmiş biridir. Bir teşekkür tebessümüyle yetinir. Ne olursa olsun, çoktan yitirdiği kendinden hoşnutluğu yeniden bulma adaylığına doğru ilk adım atılmıştır; "acaba hangisi?" diye sorma yumuşaklığını ya da cesaretini gösterir. Kendisinden bütün bütüne hoşnut olan editördür; kâşiflerin üstünden saçılan ışıltılarla parlamakta: "Böyle bir çalışmanız olduğunu hiç bilmiyordum. Sanki siz bile unuttunuz... Böyle diyorum, çünkü yeni bir basım için yeni bir yere vermediğiniz anlaşılıyor. Tek basımda kalmış. Ben, ta şurda caddenin altındaki bir sokağın köşesinden geçerken, naylon örtü üstüne atılmış eski kağıt kitaplar arasında buldum. Adınız bile okunmuyordu, iç sayfada incecik dizilmiş. Elkoydum, sonra da başucumdan hiç ayırmadım." Yazarımız için için, uzun yaşamanın kötü bir yanı da bu işte, demiş; giderayak, sokağa düştüğünü görmek de varmış. Böyle acı acı duygulara kapılası. Kendinden hoşnutluk artık bütünüyle onu terketmekte ama, yine giderayak, başucu kitabı olacak bir şey yazmasını öğrenivermek iyi bir şey canım.. Toparlanıp, normal bir merakla: "Garip doğrusu. Acaba neymiş bu? Yani hangi kitabımmış?" diye soruyor. Editörünün beğeni düzeyinden neden kuşkulanacakmış? Zaten onu bu düzeyi için seviyor, beğeniyor. Kitabın adı ortaya dökülünce, editör hakkındaki düşüncesinde yanılmadığını anlamış. Anlamış da... Bu kitabını, türünde ilk deney olarak, yıllar önce yayınevi sahibi bir arkadaşına desteklik anlamında bedavadan vermişmiş; o da seve sevine yayınlamış. Yazık ki, dostunu batmaktan kurtaramadığı gibi, belki de bu menhus sonucu çabuklaştırmış. Çünkü o günlerin suyu iklimi ortasında bu kitabın adını anan bile olmamış. Yazarımızın başına böyle işte, bu sokağa düşmüşlük hali geldiği zaman anılarını bile yazmış bitirmiştir. "Anılarınızı yazın" deyip duran editörüne: "Anlatacak bir şeyinin olmadığını" söyleyesi. Onun başucuna kök saldığını öğrendiği gün: "Bana yeniden doğmuş gibi bir heves verdiniz ama, sokakta rastladığınız bu kitabın ucuna ötekileri ekleyecek mecalim yok ki artık," demiş. Editörünün yanıtı: "İzin verin, tesadüfen bulup okuduğum kitabınız yeniden basılsın; burayı kurtaralım." İşportaya düşmüş kitapların sinema sanatına katkıları olduğu görülmüştür ama, ünü şânı yerinde yazarımızın 'keşfedilmiş ilk eseri!' pompası işe yarasa bir türlü, yaramasa bin türlü... O da: "Ben yaşarken dursun," der. "Sonra... Sonra..." Öyle ya, bir zamanlar yazarın kitabını bir sokağın kıyısındaki tezgâhta, kağıt-kitap atıkları arasında görmesi, sanki yüzüne karşı: "Sen bir hiçsin. Sıfırsın," denmesi anlamına gelirdi. Zamanla eli yüzü biraz daha düzgünce tezgâhlarda, cadde duvarlarına dayalı, kitaplıklara özenmiş telden askılıklarda dizili 'indirimliler' arasında bulunmak, değilse kitapevlerinin kapı önlerinde yine 'indirimli' levhasıyla satışa sunulmak yazara büsbütün de sokağa atılmadığı, henüz daha sayıldığı duygusu vermiş olabilir. Gerçi bunda da, tişörtler benzeri işporta malı iması yok değil. İşportaya düşmüşlük, sürtüklük, kapanın elinde kalma gibi bir şey. Ama sokaktaki naylon şeyin üstünde, ayakaltında dolaşmaktan daha üstüörtülü, daha kibarca. Bir çeşit, kulağa fısıltıyla: Pazarlıksız indirim. Kitabın askısı şöyle biraz omuzundan aşağı kaymış, rimelleri 'istemeden' akmış... Yine de camekândaki yerlerine yangelmiş halle bu durum arasındaki fark çok fazla. Değerli yazarlarımız için: "Onların her kitabı birer çocuğudur," denir ya? Bu böyleyse, bir de onun, çocuklarının sokağa düşmüşlüğü ile karşılaşıvermesini düşünün... Korsan kitap sergileri ortaya çıkmadan önce, bu biçim iç titreşimlerinin, kahroluşların, yazarlıktan mezarlıktan vazgeçme hallerine düşmelerin bir anlamı vardı. Hattâ , evden eve dolaşarak gazete, kitap toplayanların köşebaşlarında kiloyla sattıkları kâğıt kitap arasında yazarın birden kendine rastlaması belki, o kitabın elden ele geçirile geçirile, sevile okşana çok okunarak yorulduğunun bir işareti sayılabilirdi. Hani sanki değerli Genco Erkal'ın başkalarını taklit yerine nihayet kendisini ortaya koyan, tam kendisi olan Oyuncu'su gibi, işportadan dirilen yazar da bir oyun, bir roman kahramanıdır. Korsan kitapların malı haline gelinmeden önceki dönemlerin dramları, insana has dramlar. Korsanların eline düşmek ise kitabın kendine yabancılaşması; içeriği yoksayılmış ucuzluk... Çok özel küçük şeylere işportaya düşmüş kitap eliyle dokunurken sahaflardan, sahaflık kitaplardan sözaçılmadığı anlaşılmıştır. Sahaflarda durmak, yazarımızın editörünün başucunda durmasından çok daha el bebek-gül bebek bir duruş. Bu kitaplardaki görmüş geçirmişlik, burdan edindiği soyluluk, özetle 'tek'lik için paha biçmek güç. Onların yanına bismillahla yaklaşılır; yerleri çok özel, ama küçük değil. Korsan kitaplar ise işportaya düşmekten bin beter. Oralarda küçülmüşlükten daha, daha küçültülmüşlük... Yazar çocuğunu kan dökücü mafyaya kaptırmıştır. Elden ele geçerek okuna okuna sokağa düşülmek değil bu. İzleyicilerine hayal etme olanağı dahi vermemekte. Salt satılıyor, kullanılıyor. Ordan o kucağa, burdan bu kucağa sevk işi: Aracı. Bilinebildiği kadar 'ucuzuna iş görmenin' de bir raconu var. Üretmeden tüketmeye dayalı sistemin vandallığı, içinde insan değeri yeşerebilecek bu toprağı da kuruttu. Korsan kitaplar, erkeklerin erkekliklerine kavuşup (!) koruma fırsatıymış: Yat-kalk; boşal gitsin, at gitsin!.. Anılarını 'artık' yazmak istemeyen yaratıda üretici değerli yazarın bir sokağın köşesinde editör eline geçen kitabına belki bir gün sahaflarda rastlanır. Tekliğiyle kalırsa. Kalmayacaksa içeriği nedeniyle kalmayacaktır. Devlet, korsan kitaplar mafyasını enselemek üzere yasaya dayalı bazı önlemler almış ama, baştan kendisi değişmediğine göre, kendisinin de korsanlanmadığı hiç açık değil. İktidarın hükmü, işi ucuzuna halletmeyecek kadar insan, yaratı haklarına saygı gücüne bağlıymış da... Her şey 'ceptekiyle' bitmiyor işte.

Mayıs 2001



Benzer Kitaplar