YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey

Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey

Yazar:

Kategori: Edebiyat, Roman

ISBN: 978-975-08-1848-6

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 09.2010

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%30İNDİRİM 11.20 TL   Etiket Fiyatı : 16.00 TL
-+

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 168
Boyut : 13.5 x 21 cm
Tekrar Baskı : 8. Baskı / 05.2019

Mine Söğüt yeni romanında birbirinden ilginç insanları, tuhaf hayat hikâyeleriyle birlikte kapkara bir ortamda anlatıyor, hepsini Kara Yalı’da birbirine düğümlüyor: Kara Yalı’da gizlenen Madam Arthur Bey, eski fotoğrafların izinde romanını yazan Olcayto Ran, yangınların ve ölümlerin dilsiz kadını Maria, eski sevgili Keşşaf Hanuman, her şeyi bilen hayat kadını Nagehan, kimliğini arayan Şehnaz Hanuman, bütün cinayetlerin tek tanığı antikacı Kedileş, Kara Yalı’da kaybolmuş baba Ruhat Ran…

Kara Yalı’nın salyangoza benzeyen çıkışsız gövdesinde herkes kendine yeni bir hayat arar. Herkes kendi hayatından kurtulmak, olanları unutmak ister. Çılgınlıklarla dolu yalıda her şey birbirine dönüşür, herkes bir başkası olur…

Özetle, yazacağı yeni romanı için eski fotoğrafların peşine düşen Olcayto Ran, kendisini Madam Arthur Bey’in lanetli dünyasında bulur. Geçmişe gizlenmiş birçok cinayetin içinde kendi hayatının kayıp halkaları da vardır. Çocuklarını terk etmiş Nagehan’ın bildiği ama söylemediği sırların, çocukları ölmüş dilsiz Maria’nın suskunluğunun ve her şeyi bilen ama Madam Arthur Bey’den ölesiye korkan Kedileş’in anlattıklarının peşine düşen Olcayto, Kara Yalı’nın ölümcül labirentlerinde kaybolur.

“Madam Arthur Bey kötü kalpli bir şamandır. Zamanlardan zamanlara geçer. Her geçtiği zamanı yok eder. Onun hayatındaki yalanları uç uca ekleseniz, dünyanın etrafını defalarca dolanan ve onu ve sizi ve bizi ve hepimizi sıkarak boğan dev bir yılan olur. Madam Arthur Bey’in geçmişini bir deşseniz, bugüne kadar yeryüzünde ölmüş ne kadar insan varsa hepsini sığdırabileceğiniz dar ve derin, çok derin, uçurum gibi derin bir mezar olur. Hayata Madam Arthur Bey’in gözlerinden baksanız daha önce hiç görülmemiş renkler görür, korkarsınız. Etrafı onun kulaklarıyla dinleseniz inanılmaz sesler duyar, ürperirsiniz. Ve onun burnuyla koklasanız havayı, başınız döner, olduğunuz yere yığılırsınız. Onun tüm algıları diğer sıradan insanların algılarından şeytanidir. Ve hayatındaki her şey ama her şey diğer sıradan insanların hayatındaki milyarlarca şeyden daha kalabalık, daha cazip ve daha delidir. Kötüdür.

Bunları Olcayto’nun rüyasına giren büyük siyah bir kuş söylüyor. Kuş bunları söyledikten sonra kanatlanıp pencereden aşağıya atlıyor. Olcayto uykunun derinliklerinden ter içinde uyanıp pencereye koşuyor, camı açıyor, aşağıya bakıyor. Alacakaranlıkta, bomboş sokakta uzun boylu ve zayıf bir çöpçü, tahta saplı sarı bir süpürgeyle kocaman simsiyah bir kuş ölüsünü faraşa doğru itiyor.”

Falcı kadın, elinde kahve fincanı, otelin lobisinde tahta bir tabureye kuş gibi tünemiş, belli belirsiz dudaklarını oynatıyor. Nagehan, gözlerini kahve fincanına diken kadının ellerine bakıyor. Kadının ellerinin üzerinde dövmeler var. Tuhaf dövmeler. Kayıp bir kavmin büyüleri gibi. Az önce anlattı. O dövmeleri küçükken eline anneannesi yorgan iğnesiyle yapmış. Loğusa sütü, idare lambasının isi ve koyunun öd sıvısı… Canı çok yanmış. Aynı dövmeler anneannesinde de varmış. Ona da kendi anneannesi yapmışmış. Anneannesi şamanmış. Köyde hastaları, delileri ve kadınları o yatıştırırmış.
Falcı kadının doğduğu köyün bütün kadınları deliymiş. Hepsi doğurdukları çocukların kaybolmasından, çalınmasından, yok olmasından korkarlarmış. Hep babasız çocuklar doğururlarmış. Sonra eteklerine yapışmış çocuklarını görmez, dağların zirvelerine çıkar, nehirlerin yataklarına iner, onları hep uzaklarda ararlarmış. Evlerde, sokaklarda unuttukları çocukları avaz avaz ağlar ve aslında yanı başlarında olan analarını ararken, onlar, o analar, dehşetengiz bir korkunun esiri, çocuklarının sesine sağır, görüntüsüne kör olur, olmayan seslerin, olmayan görüntülerin peşine düşerlermiş. Tanrı bazen herkesi kör edermiş.
Anneannesi bu kadınları yatıştırmak için onlara otlardan çaylar yapıp içirirmiş. Sonra geceleri kuş olur, köyün üzerinde uçarmış. Kayıp sanılan ve biteviye ağlayan çocukların ve korkularının peşinde gerçekten kaybolan kadınların yorulup uykuya yenildikleri saatlerde, bitkin bedenlerin üzerlerinde süzülüp siyah kanatlarını şifalı rüzgârlar gibi çırparmış. Rüyalarına girermiş, hem çocukların hem kadınların. Hayaller gördürürmüş onlara. Güzel hayaller. İçinde kayıpların ve korkuların olmadığı. Sakinleşsinler diye. Ağlamasınlar ve kendi içlerinde daha da çok kaybolmasınlar diye. Hiç olmazsa rüyalarında ve hayallerinde mutlu olsunlar diye.
Bir keresinde, daha küçükken, anneannesi onu da kanadına oturtup, ay karanlığında, göklere çıkarmış. Ama o çok korkmuş. Üzerinde uçtukları kadınların ve çocukların tüm korkusu ona bulaşmış. Tüm endişeler o uykulardan süzülüp içine girmiş. O kadar üzülmüş, o kadar ağlamış, o kadar ürkmüş ki dili tutulmuş. O zaman anneannesi torununun kendisi gibi bir şaman olamayacağını anlamış.
“Keşke,” demiş, “dövmeleri yapmasaydım sana”.
Küçük kız bu söze çok içerlemiş. Yalvarmış, yakarmış, “Dayanabilirim, her şeye dayanabilirim, söz” demiş ama yine de anneannesini, bir daha kanadına bindirip kendisini uçurmaya ikna edememiş. Anneannesi ondan vazgeçmiş. Vazgeçmiş.
O da bir gece, yine ay karanlığında, herkes damda uyurken, usulca aşağıya inmiş. Keçi yollarından yürümüş. Ormanın içine girmiş. Cılız ırmağı geçmiş. Uçurumun başına gelmiş. Kendini, vazgeçtiği bedenini, içi korku ve yılgınlık ve mutsuzluk dolu o küçük, küçücük bedenini, uçurumdan aşağıya bırakmış. O an sırtından simsiyah, kocaman iki kanat çıkmış. Her nefeste, bir bakmış, kanat çırpmış, uçuyor. Bir aşağıya, bir yukarıya, bir sağa, bir sola. Uça uça eve geri dönmüş. Dama konmuş. Sırtında iki siyah kanat, yatağına yatmış, uyumuş. Uyandığında koşarak anneannesinin yanına gitmiş. Anneannesi hiçbir şey demeden saçlarını okşamış.
O gün bugündür geceleri uçarmış.

Sırtındaki kanat izlerini gösterdi Nagehan’a az önce. Gerçekten kaburgalarını dik olarak kesen sağlı sollu iki yara izi var sırtında. Otelci, müşterisiyle sevişirken oğlunun onları basıp annesini sırtından bıçakladığını söylüyor. Oğlan şimdi hapisteymiş. Annesini bıçakladıktan sonra kıskançlık krizine girip bu işlerle hiç ilgisi olmayan hamile karısını da öldürmüş. Müebbet vermişler, hapisten hiç çıkmayacakmış.



Benzer Kitaplar