YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Küp

Küp

Yazar:

Kategori: Edebiyat, Öykü

ISBN: 978-975-08-1478-5

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 09.2008

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 2.41 TL   Etiket Fiyatı : 3.70 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 64
Boyut : 13.5 x 21 cm

kulelerinin içinde önce gökyüzüne yükseldim hızla, sessizce çalışan asansörde. Önce yukarı fırladım, sonra eksilere basarak geri döndüm aşağı yüreğimi ve ciğerlerimi ne yapacağımı şaşırarak. Bu gökdelen kendi içinde kendi kendine işleyerek peşimde koşmağa başladı. Asansör kapısı yakalamağa çalıştı korkunç bir saldırıya geçerek beni. Kendimi yangın merdivenlerine attım. Gökdelen birden canlıymış gibi soluk almaya başladı, ben ise cep telefonumla ulaşmaya çalıştım kendimi hiç belli etmeden doğru zemin katına inerek. Böylece zemin ve zamana göre kendimi kurtarmaya çalıştım. Ama gökdelen beni kıstırıp yakalamaya çalışıyordu benim ardımdan koşarak ve Dubai kulelerinin içinde önce gökyüzüne yükseldim hızla, sessizce çalışan asansörde. Önce yukarı fırladım, sonra eksilere basarak geri döndüm aşağı yüreğimi ve ciğerlerimi ne yapacağımı şaşırarak. Bu gökdelen kendi içinde kendi kendine işleyerek peşimde koşmağa başladı. Asansör kapısı yakalamağa çalıştı korkunç bir saldırıya geçerek beni. Kendimi yangın merdivenlerine attım. Gökdelen birden canlıymış gibi soluk almaya başladı, ben ise cep telefonumla ulaşmaya çalıştım kendimi hiç belli etmeden doğru zemin katına inerek. Böylece zemin ve zamana göre kendimi kurtarmaya çalıştım. Ama gökdelen beni kıstırıp yakalamaya çalışıyordu benim ardımdan koşarak ve bir yandan kapıları açıp kapayarak.

Orhan Duru’nun keskin bir gözlem ve ironiyle biçimlendirdiği yepyeni öyküleri. Bir yandan kapıları açıp kapayarak.

İdare Doyum Evi

Ankara’dayken doyumumuzu idare ediyorduk. Sözünü ettiğim yer “İdare Doyum Evi”ydi ve doyurucu yemekler çıkaran küçük bir lokantaydı. Tabii biz herhalde, Ankara’nın bu bürokrasi yaşamına, daha doğrusu bu idare yaşamına bu lokanta aracılığıyla girdik. Ve bir yandan idare ederken bir yandan da doyumlanıyorduk. Doyumlanmak önemli bir yetenektir. Ayrıca ülkelerin idare tarihleri olduğu gibi, doyum tarihleri de vardır. Birçok arkadaşımız, İlber Ortaylı da dahil, birdenbire tarihçi kesildiler ve tarihimizle doyum bulmaya başladılar. Ben şimdi hergele meydanına giderken –ki bu hergele meydanına niye hergele dediklerini de anlatmak zorundayım– her gün bir yandan bunları düşünür, bir yandan da Türkiye’nin doyum ve “İdare edelim kardeşim!” tarihini çıkarıp nasıl kâğıda dökebiliriz diye düşünürüm. Ama işte, bildiğiniz gibi hergele aslında hoşur durumdaki atlara denir. Bu atların bizden daha çok doyuma gereksinimi vardır. Bunu biliyoruz. Bunun için, onları düşünürken doğrusu acıyordum. Başımız sıkıştığı zaman İdare Doyum Evi’ne gider, orada, üzerinde tek tük fasulye tanelerinin dolaştığı bol salçalı yemeklere şamandıra atıp, böylece salçayı emen lokmaları şapırdatarak yiyip karnımızı doyururduk. Ve bu doyma işi doğrusu sadece midesel açıdan değil, ruhsal açıdan da başarılı bir doyum olurdu. Tabii bu Doyum Evi bize pek çok şeyler anımsatırdı. Örneğin kendilerinin proletarya ya da pleb olduklarını zanneden ve bu zandan hareketle devrimci kişiliğe kapıldıklarını sanan arkadaşlarımız sadece karın doyurmak üzerinde durmazlar, buradan alınacak besin maddelerinin alkole dönüşmesini sağlamayı da isterlerdi. Bu konuda, Posta Caddesi’ndeki “Kürdün Meyhanesi” uygun bir yerdi.
Burası, devletin idare mekanizmaları ve labirentleri içinde yaşayabilmenin yollarını öğrenecek, öğretecek bir akademi niteliği de kazanmıştı. Söz ettiğim bu kazanç pek tabii, giderek, bu grup içerisindeki dayanışmayı da sağlıyordu. Ama Doyum Evi o kadar sağlam değildi. Hele bizlerin arasında Doyum Evi’nin ün kazanmaya başlaması devlet dairelerinin üst kademelerinde rahatsızlık yaratmıştı ki, bunun sonucunda gözaltına alınmalar ve tutuklanmalar gibi nahoş durumlar ortaya çıktı. Gruptaki şair bir arkadaş, solcu olmasına karşın İdare Doyum Evi’ne gidenlerin de solcu olduklarını zannediyordu. Ama bu iki grup arasında tam bir uyum sağlayamıyordu. Nitekim tam olarak söylemesek dahi, İdare Doyum Evi deyimi ile boyun eğmek sözcüğü arasında bir koşutluk seziliyor… Bir yandan midesini doyurmaya çalışanlar öte yandan da üzerlerindeki baskıdan uzaklaşmaya çalışıyorlardı. Biz de bir ibret levhası olarak, vicdanlarını ya da cüzdanlarını güçlendirmek için koşuşturanları izliyoruz. Pek tabii izleyeceğiz. Dünya hiç olmazsa bizlere böyle bir izleme yapma olanağı tanıyor. Bunu da yapmasaydık kazık gibi oturup etrafımıza bakacaktık. Biraz önce doyum sorunu ile alkol sorunu arasındaki bağlantıyı size anlatmıştık. Bu nedenle Doyum Evi’nde durumu idare ederek bir iki duble rakı atanların içinde bulundukları durum ve doyumu anlatmak gereğini duyuyorum. Bunlar başka illerde, tanınmış illerin tanınmış köşelerinde, doydoycu olarak karınlarını doyuranlar arasında sayılabilir. Ama biraz önce sözünü ettiğim entelektüel lokantaları açarak, haftanın belirli günlerinde bir araya gelerek hükümeti, bürokrasiyi, otoriteyi, devleti, milleti düşünmeyerek kendi lokumlarını yutmaya çalışanlar, bu meyhanelerde karın doyurup alkolün verdiği güçle kimsenin bulamayacağı ve uygulayamayacağı üstün fikirler ortaya atarlar. Gerçekten de büyüklerimiz, saygıdeğer büyüklerimizin büyük bir bölümü ülkeyi idare ederken miktar-ı kâfi alkol alıp, bir yandan İdare Doyum Evi’nin alkol gereksinimini öbür taraftan “İdare etmiyor abi” gibi şikâyetçi sözler çıkaran tekel genel müdürlüğünü de idare etmiş oluyorlardı. Biz hiç bunlara bakmıyor ve yaşamın gündüzlerinin de önemi olduğunu vurguluyorduk.
Gündüzleri, her nedense Missouri zırhlısının adını taşıyan Missouri Lokantası’nda Cihat Burak bize, iki kadeh rakı ısmarlasın diye aportta beklerdik.
Tabii bizim idareciler daha doğrusu İdare Doyum Evi’yle karınlarını doyuranlar hiç de öyle Rus yazarlarından Çehov’un öykülerine bakarak yeni bir şeyler yazmaya kalkmıyorlardı. Zaten kalksalar da bir şey bulamazlardı yazacak. Çehov’un zaten birkaç tane önemli öyküsü vardı, onları da unutmayalım. Bir yandan önünde oturan adama balgam atmış, sonra bunun idare doyum mekanizması içinde ayıp olduğunu anlayınca, kendisini bu mekanizmanın dışına çıkarmıştı, belki de ortadan yok olmuştu. Yahut Çehov, yazdığı öykünün başında, oturduğu evin duvarında asılı tabancayı görünce, “Mutlaka bu tabancayı patlatmak gerekir yoksa öykü bir şeye benzemez” diye bir talimat vermişti. Bütün bunları biz de biliyorduk. Buna karşılık, Doyum Evi’nde yemek yiyenler karınlarını doyuramadıkları gibi idareyi de idare edememek durumuna düşmüşlerdi. Bu noktada da fazla bir deney sahibi değillerdi. Kürdün Meyhanesi’nde, bir uyumcu grup diğer arkadaşları bir çırpıda uzaklaştırarak, Kürdün etkisiyle idare içinde bir maslahat yapmış ve böylece, yeni hükümet ve o hükümeti oluşturan parti nezdinde etkin bazı mevkiler kazanabilmişti.
İdare Doyum Evi’nin sakinleri arasında ellerine para geçenler, belirsiz zamanlarda ve saatlerde, alkol esasına dayalı yemek yerlerdi. Bunların gittiği yerin adı ise Üç Nal’dı. Doyumcular, öbür grubun yapacaklarından kuşkulu oldukları için ve kendilerini daha sağlama bağlamak üzere oraya hiç gitmezler, daha çok Üç Nal konusunda bir süre tırıs gittikten sonra dörtnala kalkarlardı. O yıllarda Ankara’da stadyumda at yarışları oynanırdı. Kumar çok kötü olmakla birlikte Ankara’nın yerlilerinden Arman Talay ve gazetecilerimizden Teoman Karahun’la belirli zamanlarda ve günlerde Ulus’tan hareketle at yarışlarının yapıldığı hipodroma giderdik ve şansımız yerindeyse, Üstat Necip Fazıl Kısakürek kadar, belki ondan daha az ama daha anlamlı bir biçimde kumar parası kazanır, tekrar Ulus’a dönerek kazandığımız paraların afiyetle doyumunu sağlardık.



Benzer Kitaplar