YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Kötülük Kol Gezerken

Kötülük Kol Gezerken

Yazar:

Kategori: Tarih

Çeviren:

ISBN: 978-975-08-2138-7

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 01.2012

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 9.03 TL   Etiket Fiyatı : 13.89 TL
Tükendi

Saat 14:30’a kadar verdiğiniz siparişler aynı gün kargoya verilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 148
Boyut : 16.5 x 24 cm

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bildiğimiz haliyle Avrupa ve Amerika’yı şekillendiren sosyal demokrasi, refah devletleri ve sosyal güvenlik sistemleri bugün yepyeni rakipler ve düşmanlarla karşı karşıya. Geçen yüzyılın en büyük Avrupa tarihi uzmanlarından, Cambridge ve Oxford üniversitelerinde dersler vermiş olan Tony Judt, ölmeden önce yazdığı son kitabı Kötülük Kol Gezerken’de bu tehlikeye işaret ediyor ve geleceği kurmanın yolunun geçmişe bakmakta, dayanışma, diğerkâmlık ve paylaşım üzerine kurulu bir toplum idealine geri dönmekte olduğunu söylüyor. 1950’lerden itibaren dünyaya yön veren sosyal politikaların savunulması gerektiğini, eski refah sistemlerinin çöküşüne karşı çıkmak için bu tarihi anlamanın şart olduğunu gösteren Judt, bir yandan da kapsamlı bir sosyal demokrasi eleştirisi sunuyor, Yeni Sol hareketleri de bu eleştirisinin odağına yerleştiriyor. Sağ ideolojilerin ekonomik ve siyasi programlarını benimsemekle suçladığı Batı soluna çıkış yolunu göstermeyi de ihmal etmiyor: Yönetici sınıfların çıkarlarını savunmak yerine bir kez daha sayıları gittikçe artan yoksulları refaha kavuşturacak iktisadi ve toplumsal programların oluşturulmasına katkıda bulunmak…
“Bu kitabı Atlas Okyanusu’nun iki yanındaki genç insanlar için yazdım” diyor Judt. Günümüzdeki Occupy hareketleri ve finansal krizle daha da anlamlı ve önemli bir boyut kazanan Kötülük Kol Gezerken, gençlere uğrunda mücadele verilecek paylaşımcı değerleri hatırlatıyor. İngiltere’nin önde gelen sosyalist tarihçilerinden birinden, dünyanın geleceğini şekillendirecek gençlere sol ve sorumluluk üzerine heyecan verici ve dokunaklı bir manifesto.

Bugün yaşadığımız hayatta son derece yanlış giden bir şey var. Otuz yıldır kişisel maddi çıkarların peşinde koşmayı erdem saydık, gerçekten de bu uğraşın kendisi bugün ortak bir amaç anlayışımızdan geriye kalan yegâne özellik haline gelmiş durumda. Şeylerin fiyatını biliyoruz ancak onların değeri hakkında hiçbir fikrimiz yok. Hukuki bir karar veya bir yasa hakkında “İyi mi? Adil mi? Haklı mı? Daha iyi bir toplumun ya da daha iyi bir dünyanın kurulmasına yardım edecek mi?” diye sormayı bıraktık. Eskiden bunlar yanıtları kolay olmayan siyasal soruların bizzat kendileriydi. Bu soruları sormayı bir kez daha öğrenmemiz gerekiyor.
Güncel hayatın maddiyatçı ve bencil özellikleri insana içkin olan özellikler değildir. Bugün bize “doğal” gelen özelliklerin çoğunun, servet yaratma saplantısının, özelleştirme ve özel sektör kültünün, zengin ile yoksul arasında giderek büyüyen eşitsizliklerin kökenleri 1980’li yıllardadır. Hepsinden önemlisi, bunlarla birlikte gelen kontrolsüz, piyasalara yönelik eleştirellikten yoksun bir hayranlık, özel sektöre yönelik bir küçümseme ve sonsuz bir büyüme hayalinden oluşan söylemdir.
Böyle yaşamaya devam edemeyiz. 2008 yılında yaşanan küçük çaplı çöküş, denetimsiz kapitalizmin en çok kendi kendinin düşmanı olduğuna dair bir uyarıydı: Kapitalizm er ya da geç kendi aşırılıklarının pençesine düşerek kendisini kurtarması için devletin eline bakacaktı. Ne var ki parçaları toplamaktan daha fazlasını yapmayıp eskisi gibi devam etmeye kalkarsak, önümüzdeki yıllarda çok daha büyük çalkantılar yaşayacağımızdan şüphemiz olmasın.
Gelgelelim biz kapitalizmin yerini alacak alternatifleri akıl edemiyormuş gibi görünüyoruz. Bu da yeni bir durum. Oldukça yakın zamana kadar liberal toplumlardaki kamusal yaşam “kapitalizm”i savunanlarla onu eleştiren, çoğu zaman “sosyalizm”in şu ya da bu biçimiyle özdeşleştirilen kimseler arasındaki çekişmelerin gölgesinde geçerdi. 1970’li yıllara gelindiğinde bu çekişme her iki taraf açısından da anlamını büyük ölçüde yitirmişti; bununla birlikte “Sol-Sağ” ayrımı yararlı bir amaca hizmet ediyordu. Güncel olaylar hakkında eleştirel yorumlar yapmamak için bir bahane oluşturuyordu.
Marksizm solda statükodan uzaklaşma olanağı tanıdığı ölçüde genç kuşaklara çekici geliyordu. Aynı durum klasik muhafazakâr akım için de geçerliydi: Fazla aceleci bir değişime yönelik sağlam temellere oturmuş nefret, köklü alışkanlıkları terk etmeye gönülsüz olanların gerekçesi oluyordu. Bugün ne Sol ne de Sağ kendine dayanak bulabilmektedir.
Otuz yıldır öğrenciler bana serzenişte bulunup “Sizler için işler daha kolaydı” demiştir: Sizin kuşağınızın idealleri ve fikirleri vardı, bir şeye inanmıştınız, bir şeyleri değiştirebiliyordunuz. “Biz” (yani 1980’lerin, 1990’ların, 2000’li yılların çocukları) hiçbir şeye sahip değiliz. Öğrencilerim pek çok açıdan haklı. En azından bu anlamda bizden öncekiler için olduğu gibi, bizim için işler daha kolaydı. En son 1920’lerde bu kadar çok sayıda genç insan hayatın boşluğundan sıkıntı duyduklarını ve dünyadaki amaçsızlığın cesaret kırıcı olduğunu ifade etmişti: Tarihçilerin “kayıp kuşak”tan bahsetmeleri bir tesadüf değildi.
Eğer gençler bugün kendilerini boşlukta hissediyorsa, bunun nedeni hedefleri olmaması değildir. Üniversiteliler veya liselilerle yapılan konuşmalardan endişelerle dolu şaşırtıcı uzunlukta bir liste çıkar. Gerçekten de yeni yetişen nesiller devralacakları dünya hakkında şiddetli endişelere sahiptir. Fakat bu korkulara ek olarak genel bir hayal kırıklığı da söz konusudur: “Biz” bir şeylerin ters gittiğini ve hoşumuza gitmeyen pek çok şey olduğunu biliyoruz. Peki neye inanabiliriz? Ne yapmamız gerekiyor?



Benzer Kitaplar