YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Karanlık Kıta: Avrupa’nın Yirminci Yüzyılı

Karanlık Kıta: Avrupa’nın Yirminci Yüzyılı

Yazar:

Kategori: Tarih

Çeviren:

ISBN: 978-975-08-1820-2

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 07.2010

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 21.07 TL   Etiket Fiyatı : 32.41 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 440
Boyut : 16.5 x 24 cm

Karanlık Kıta: Avrupa’nın Yirminci Yüzyılı

Avrupa’nın unuttuğu ve unutturduğu karanlık yakın geçmişi…

Kitapta, Avrupa’nın sınırlarının bugünkü halini alışı ile liberal demokrasinin, refah devletinin, bugünkü nüfus ve etnik yapısının oluşumu ele alınıyor.
Yazar bu konuları aslında bir arka plan olarak kullanarak Avrupa’nın karanlık geçmişine yeni bir perspektiften bakmaya, Avrupa değerlerinin, Avrupalı olmanın ne demek olduğu sorularına yanıt aramaya çalışıyor. Son yıllarda gündemde olan Avrupa Birliği ve Avrupa Birliği’ne katılım konularının sürekli karşımıza çıkardığı “Avrupalılık” kavramını irdeliyor ve Avrupa’nın gerçekten demokrat bir geleneğe sahip olup olmadığını sorguluyor.

Avrupa’nın uygarlık konusunda üstün olduğu duygusunu bozulmadan koruyabilmek, aynı zamanda, zihinsel sınırların devamlı olarak yeniden çizilmesini de gerektiriyordu. Sözde “Avrupa Topluluğu” kıtanın yarısını fiilen yok sayıyordu: Savaş sonrası Avrupa, Batıyla eşitlenmişti. Kaygılanan Doğu Avrupalılar, kendilerini barbarlardan uzaklaştırmak için, birbirlerini ikna ederek “Orta Avrupa” oldular. Bu alışkanlık bugün de sürüyor: Önde gelen bir İngiliz tarihçi son zamanlarda Bosna’daki savaşı “sadece antropologların anlayabileceği ilkel bir kabile çatışması” olarak tanımlayarak, çağdaş Avrupa’nın kendisinin kirlenmiş olabileceğini kabul etmek yerine, Yugoslavya’yı barbar Üçüncü Dünya’nın parçası olarak görmeyi tercih etmektedir. Anlaşılan, yirminci yüzyılda yaşanan tüm canilikler bile Avrupa’nın kendini kandırma yeteneğini henüz azaltamamış.
Avrupa’nın coğrafyası ve sınırları konusundaki görüşlerim temel olarak pragmatiktir. Bu kitap, Avrupa’nın dünyadaki yeri hakkında değil, Avrupa’daki olaylar ve mücadeleler hakkındadır. Ama tabii, Hitler’in kıtasal emellerini Avrupa’nın denizaşırı emperyalizmi kapsamında görmeden değerlendirmek veya Soğuk Savaşı Birleşik Devletler’den bahsetmeden anlatmak mümkün değildir. Avrasyalı büyük güç Sovyetler Birliği farklı zamanlarda, Avrupa tarihinin hem içinde, hem de dışında yer alır. Bu nedenle bu, gerçekte de olduğu gibi gözenekli ve uyarlanabilir sınırları olan bir Avrupa’dır. Doğu Avrupa da en az Batı kadar ve Balkanlar da en az İskandinav ülkeleri kadar bu öykünün bir parçasıdır.
Her zaman olduğu gibi coğrafya meseleleri, politika, din ve kültürle ilgili tartışmaları gizler ve Avrupa’nın birliğini sağlamaya çalışanlar, benim bu agnostik yaklaşımımı son derece yetersiz bulacaklardır. Ancak bu sadece, günümüzde Avrupa kavramını sarmalayan belirsizliğe karşılıktır. Ne de olsa Faşizm, üç ana ideoloji arasında, komünizm veya liberal demokrasiden çok daha fazla şekilde en Avrupa merkezli olandı: Hem Amerikan karşıtı, hem de Bolşevik karşıtı olan bu inanç en azından açık olma özelliğine sahipti. Soğuk Savaş’ın bitimi sonrasında bugün Avrupa, bizim için çok daha belirsiz bir anlam taşır: “Batı”nın bir parçası mıdır (bunun bile demode bir yanı vardır), “Avrasya”nın batıdaki çıkıntısı, her ikisi ya da hiç biri midir? Avrupa Birliği’nin “Avrupa”sı bir umut ya da hayal olabilir, ama bir gerçeklik değildir. Burada yapmaya çalıştığım gibi bu kıtadaki bölünmeleri ve belirsizlikleri ciddiye almak, metafiziği bırakarak, gizemli ve vazgeçilmez bir “Avrupa” arayışından vazgeçmek ve onun yerine, ne anlama gelmesi gerektiğini tanımlama konusundaki sürekli çekişmeyi irdelemek anlamına gelir.
Sonuçta bu tarihin özünde yatan şey, insanları harekete geçiren, kurumları şekillendiren ve değiştiren, devlet politikalarına yön veren ve toplumların, ailelerin ve bireylerin altında yatan değerler sorunudur. “Her toplumsal düzen, bilimsel değil de insani olan bir sorunun, toplumsal yaşam sorununun olası çözümlerinden biridir”, diye yazmıştı Fransız bilgin Raymond Aron 1954 yılında. “Avrupalılar hâlâ liberal toplumların gerektirdiği incelikli sanatı sergileyebilecek durumda mı? Kendi değer sistemlerini hâlâ koruyorlar mı?” Aron’un ortaya koyduğu “toplumsal yaşam sorunu” bu kitabın belki de ana temasıdır. Ancak, Aron’a karşı şu soruyu sormak gerekir: Avrupa’nın kendi “değerler sistemi” neydi? Liberalizm bunların sadece bir tanesiydi ve başkaları da vardı. Avrupa’nın yirminci yüzyılı, bu değerlerin çatışmasının hikayesidir.



Benzer Kitaplar