YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Güvercine Ağıt

Güvercine Ağıt

Yazar:

Kategori: Edebiyat, Roman

ISBN: 978-975-08-3713-5

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 08.2016

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%25İNDİRİM 16.67 TL   Etiket Fiyatı : 22.22 TL
-+

Saat 12:00’a kadar verdiğiniz siparişler aynı gün kargoya verilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 208
Boyut : 13.5 x 21 cm
Tekrar Baskı : 2. Baskı / 01.2019

“Dünya büyük bir yalnızlık diyarıydı, insan yalnızca kendisini bilmenin yalnızlığı içindeydi.”

Güvercine Ağıt, Gürsel Korat’ın “Zaman Yeli”nden sonra yazdığı ikinci Kapadokya odaklı roman. Bu hikâyeye adım attığımız andan itibaren 13. yüzyıl sonlarındaki çokkültürlü, çokdilli etnik zenginliğin içinde dolaşıyoruz. Yazarın ayağını sıkıca bastığı İç Anadolu coğrafyasında dervişler, keşişler, Moğol askerleri, Venedikli tüccarlar var. Dönemin iktidar kavgası ise derinliğine kavranmış kişilerin ardındaki panoramada görünüyor.

Bir “olumsuz kahraman” romanı bu: Stavro, bütün kötülükleriyle ama bütün ruhsal açıklığı içinde gözümüzün önünde. Bir adanmış kişilikler ve aşklar romanı aynı zamanda: Saruca Abdal ve Gülbeyaz göz kamaştırıcı bir öyküyle belirginleşiyor. “Güvercine Ağıt”, tutku ve cömertlik romanı biraz da: Civan ile Şamnalika unutulmaz.

“Güvercine Ağıt”ı saflığın ve iyilikseverliğin romanı haline getiren Endülüslü Tüccar Fâzıl ile yol arkadaşı Mihayıl, sözleri kulağımızda çınlayan Alitokuş, hırsıyla can sıkıcı Muhyiddin, iyilik dolu Türkmen kocaları, güçlü ve çarpıcı kadın kahramanlar, hepsi bütün diğer karakterlerle birleşiyor ve zihnimizde koca bir destana dönüşüyor. Sarsıcı ve büyük bir destana…

Toroslar’da yağmur: Karanlık orman İsa’nın doğumundan bin iki yüz doksan dört yıl sonra, ağustos ayının son gününde Çukurova boğucu bir sıcak yüzünden perişan oldu. Hava öylesine nemliydi ki, göz alabildiğine uzayıp giden kıraç toprakların üstünde mavimsi bir buğu vardı. Sıcak hava soluk kesiyordu. Böyle bir havayı yağmurun izleyeceğini bilen çobanlar, selden korunmak için hayvanları ırmak boylarından uzaklaştırıp yukarılara sürdüler. Camiler ve kiliseler baygınlık veren bu havayı deprem habercisi sayan insanlarla doluydu; Tanrı’nın evine depremden zarar gelmeyeceğine inanıyorlardı çünkü. Dişleri dökülmüş, dudakları buruşmuş karamsar yaşlılar, köpek havlamalarında şeytanın gülüşünü, at kişnemelerinde meleklerin kanat seslerini işittiklerini söyleyip gözlerini devire devire bu sesleri yansıladılar. Çocuklar korkuyla analarına sarıldı.

Ağustos ayının bu son gününde Çukurova sıcağın etkisiyle sanki eriyip genişledi, mandaların ateşini söndürmeye sazlıklar yetmedi. Koyunlara gölgeler bile sıcak geldiği için, ıslak burunlarını yukarı dikip gözlerini devire devire bakındılar.

Oysa Toros Dağları’nda bu havadan iz bile yoktu. Ermeni Papazı Civan, o patikadan bu patikaya sekerek Binboğalar’a doğru yürüyordu. Konaklayacağı manastır, yakınlarda bir yerde olmalıydı, söylenenden anladığı buydu. İlk kez bu yoldan geçerek Kayseri şehrine gittiği için manastıra ne zaman ulaşabileceğini bilmiyordu. Papaz kaygıyla yürüse de beyaz menekşelerden ayırt edilemeyen kelebek kanatlarının hafif bir rüzgârla titreştiğini görünce neşelendi, ilahi mırıldanmaya başladı. Kuşlar sanki “cennet, cennet” diyerek ilahiye eşlik ediyordu. Yüzlerce yılın ayak izleriyle yer yer genişleyen patika, güven verici bir kervan yoluna benziyordu ve şen bir akşam güneşiyle aydınlanmıştı.

Şâr adlı Ermeni köyünden gün doğarken yola çıkan papaz kendisine, “Güneş yere bir mızrak boyu kadar yaklaştığında ormandaki manastıra ulaşacaksın” dendiği için rahattı. İçinden geçip gittiği meşe ormanının manastırın hemen aşağısında olduğunu da söylemişlerdi; yürüdüğü patikanın bir vadiye doğru yöneleceğini, sonra da önüne bir derenin çıkacağını biliyordu. Derenin üstündeki taş köprünün Aziz Haçik hayrına yapıldığını belirten bir yazıt görecekti ve kendisine söylendiğine göre bu bölgede başka taş köprü yoktu.

Sık ağaçlarla dolu bir vadiye indiğinde, nereden ve ne zaman geldiğini anlayamadığı yağmur bulutları havayı karartır gibi oldu, endişelenen papaz güneşi yitirme korkusuyla adımlarını sıklaştırdı. Ormandaki ağaçların sık ve yüksek olması papazın talihsizliğiydi; birbirine geçmiş gür meşe dalları ışık sızdırmıyordu; vaktinden önce akşam olmuşa benziyordu.

Yağmur, çiçekleri tıpır tıpır yokladı; henüz güleç bir konuk gibiydi, dört bir yana çiçek kokularıyla karışmış toprak kokuları savurdu. Ne var ki, rüzgârdan ve iri yağmur damlalarından oluşmuş küçük tufan patladığında konuğun güleç bir şeytan olduğu belli oldu: Rüzgâr, ağaçların dallarını kırarcasına sarsarken, sanki gökteki periler denizi yarılmıştı da bu denizin suları yeryüzüne akmaya başlamıştı.



Benzer Kitaplar