YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Gözlerindeki Şu Hüznü Gidermek İçin Ne Yapmalı?

Gözlerindeki Şu Hüznü Gidermek İçin Ne Yapmalı?

Yazar:

Kategori: Edebiyat, Roman

ISBN: 978-975-08-3359-5

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 07.2015

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 16.25 TL   Etiket Fiyatı : 25.00 TL
-+

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 212
Boyut : 13.5 x 21 cm
Tekrar Baskı : 2. Baskı / 09.2019

“Gözlerindeki Şu Hüznü Gidermek İçin Ne Yapmalı?”

Ucu bucağı, sonu olmayan türden karanlıklarda her yöne gidiş serbesttir. Telaş, endişe ya da herhangi bir sınırlama yoktur burada: Her yön, bir yol. Dalgalara karşı boğuşmak da yok; kendini bir mantar parçası gibi bırakmak ve hafiflemek var. “Gerçek” olarak –ne hikmetse!– tanımladığımız yaşam kendini geriye çekince, farklı farklı milyonlarca kapı açılıveriyor insana.

“Gözlerindeki Şu Hüznü Gidermek İçin Ne Yapmalı?”, önceki evliliklerinde aldıkları yaraların izlerini hâlâ taşıyan müzik tutkunu Yasemin’le akademisyen Mehmet’in birkaç güne sığan öyküsü. Gülayşe Koçak, cinsellikten aldatmaya, çocuk yapmaktan iletişimsizliğe, kadınlık-erkeklik hallerini ve kadın-erkek ilişkilerinin çeşitli boyutlarını işliyor.

Müzikal bir atmosferin hâkim olduğu, tarafların kâh diyaloglarıyla, kâh iç monologlarıyla ilerleyen, dürüst, cesur bir roman.

Bir

...Gözleri kapalı: Klozete yerleşmiş, öne eğilmiş, dirseklerini bacaklarına dayamış, elleriyle çenesini destekliyor; donu dizlerini çepeçevre kucaklamış. Bu, onun her sabahki halidir! Tatlı bir rehavetin içine düşmüş yine; baksana, oturduğu yerde neredeyse tekrar uyuyakalacak! Kafasının bütün ağırlığını taşıyan dirseklerinin bacaklarına basınç yaptığı yerler artık adamakıllı acımaya başlamış olmalı ki, gözleri hep kapalı, mahmurluğunu dağıtmamaya çalışarak dirseklerini bacaklarının başka birer noktasına dikkatlice kaydırdı. Selamet! Tekrar içi geçmeye başladı: Deminden beri banyo kapısının aralığında dikilmiş onu seyrediyorum, farkında bile değil... Aslında sabahın bu erken saatinde tekrar yatağına gidip uyumaması için herhangi bir ciddi neden olmadığından eminim, ama şu anki ruh hali, gece vakti televizyonun karşısında uyuklayan ama gidip yataklarına yatmamakta çocukça bir ısrarla direnen insanlarınkinden farklı değil. İcabında yatağına iki adımda varabileceğinin bilincinde olmak, olduğu yerden kalkma isteksizliğine güç katıyor. Üstüne üstlük, yerinden kalkarsa uykusunun kaçmayacağı, şu anki ballanma durumunu bir bozarsa uykuyu tekrar kolay kolay yakalayabileceği ne malum? Hay Allah! Bu kez de galiba dirsekleri yeni yerlerinde rahat edemiyorlar, arada ona oyunlar oynayıp sağa sola kayıyorlar! Bence bu sabahki ballanma artık pek de uzun sürmez...

...Bir nota... Bir nota daha... Bilincimin suskun duruluğunu korumaya ne kadar çalışsam da, sabahları olan hep bu değil mi, uyku ile uyanıklık arasında? Ufak bir kıpırtıyla başlar genellikle, sanki içimdeki minicik bir şeytan, dümdüz, kımıltısız, koca bir gölün tek bir noktasına var gücüyle üfleyerek bir dalgalanma yaratmayı umuyormuş gibi; göle yoğurt çalmak misali. Derken göl gerçekten de uyanır, heyecanlanır; notalar hızlanır, notalara ses veren her zaman bir piyanodur; notalar giderek sıklaşır ve sonunda... Kaçınılmaz sonuç, Fauré. Fauré: La Majör keman sonatının ilk bölümü. Piyano tamam da, arkasından keman, gizemli ezgisine o ilk tereddütlü ve kırılgan notalarla başladığında, gölün sükûnetinin kesinkes sona erdiğini, erdirildiğini artık bilir ve kemanın hüznünün beni sahiplenmesine isteyerek izin veririm: Yakın, tanıdık bir durumla baş edebileceğimi bilmenin rahatlatıcılığı... Karanlık yine derinleşiyor.

Konserin en ‘pianissimo’ bölümünde gıcırdatılan koltuk... Bir “mırk” sesi. Oh, yumuşacık tüyleriyle bacaklarıma, ayak bileklerime sürtünmesi ne hoş; banyo küvetinin kenarına atlıyor; hareketindeki zarafet, kapalı da olsalar gözlerimin önünde. Uykumu dağıtıyorsun... Ne olur git. Bak, hâlâ umut ve ısrarla gözlerimi açmamakta direniyorum ama sen ayağımın yanına öyle uzanmış, terliğime pati atarken haydi bakalım, mümkünse tekrar uykuyu yakala, mümkünse Fauré: Bir taraftan öylesine yüksek sesle “tır-tır”lıyor, diğer yandan arada “mırk?” diye sorarak benden öylesine ısrarla yanıt bekliyor ki, peki, peki, kabul... Sonunda yenik düştüm yine: Bitti konser, bitti Fauré...

Üşenme, arala gözlerini... Karanlık yukarıya doğru dağıldı bir an ve ışık... Osman’ın kafası. Ve yine karanlık. Osman’ın kulaklarının arasını okşamak, çenesini gıdıklamak... hafif bir homurtu; onunla konuşmak... da aslında ballanmanın bir başka türü... Ama artık uykum dağıldı. İstemesem de kalkmalıyım; akşama kadar burada mıhlanmış oturamam ya...

Hayatımın geri kalan kısmının ilk gününe hazırlık... Suyun soğukluğunu küçük bir şok yaşar gibi duymak ellerimde, yüzümde... Saç fırçalamak... Saçlarımı seviyorum işte; omuzlarıma yumuşak dokunuşlarını ve taranırkenki ipeksi hışırtılarını duymak hep kadınlığımı anımsatıyor bana. Belki de bu yüzden onları hep böyle uzun tutmayı yeğledim. Evet... Haydi Osman, çıkalım tuvaletten.

Yatak odasına: Bakalım Mehmet ne yapıyor... Tabii ki hâlâ uyuyor; dün gece fakültedeki kokteylden bayağı geç dönmüş olmalı. Şu yatağın dağınıklığına bak! Yorganı da yere kaymış... Nasıl da büzülerek sarınmış çarşafa sıkı sıkıya; donuyor olmalı! Onunla hiç değilse, yatak odasının kaloriferlerini kapalı tutmak konusunda anlaşıyoruz, bu da bir şey; sabahları serin bir odaya uyanmak meğer ne kadar da hoş oluyormuş, unutmuşum... Dur Osman, çekil de şu yorganı toplayıp üzerini yavaşça... örtelim...

Şuradan giyecek bir şeyler... Tüh... Dolabın kapısını yağlayacaktım, bak yine unutmuşum... Bari sırtıma sabahlığımı geçireyim... Aman, hiç de hoşlanmadığım bir şey, sabahlıkla dolaşmak, hasta gibi; yok, giyineyim... Ama Mehmet’i kapı gıcırtısıyla uyandırmak?.. Yok, sabahlık...



Benzer Kitaplar