YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Geçmiş Zaman Fıkraları

Geçmiş Zaman Fıkraları

ISBN: 978-975-08-1132-1

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 09.2006

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%30İNDİRİM 7.13 TL   Etiket Fiyatı : 10.19 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 180
Boyut : 13.5 x 21 cm
Tekrar Baskı : 2. Baskı / 04.2012

Bir çeşit şifahi tarih antolojisi niteliğindeki Geçmiş Zaman Fıkraları, III. Selim döneminden Meşrutiyet yıllarına kadar tarihte iz bırakmış kişilere ilişkin çok sayıda fıkra ve anekdot içeriyor. Hisar’ın bütün eserlerinde sıklıkla mizaha kayan kalemi bu kitapta iyice kendini gösteriyor.

Geçmiş Zaman Fıkraları

Bütün bu küçük fıkraları, zaman dediğimiz varlığın ayrı ayrı saatleri, dakikaları, saniyeleri içinde işitirken bir çeşme suyunun akan sesleriyle hayatın manalarını, ahenklerini, tatlarını, parça parça duyarız. Bu küçük kitabı, geçmiş zamanlarımızın bir tarihçesi addetmek aleyhinde bir yanlışlık olur. Zira bu zamanlarımızı aynı bir cümle ile manalandırmak doğru olmaz.

Geçmiş zaman hayatımızın ancak bir kısmı kitabi ve tahriri olurdu. Filhakika geçmiş zaman adamı dünyaya doğar doğmaz kendisinin ebced hesabıyla doğduğu tarih yazılırdı. Her evde ve her camide, her abidede ve her çeşmede güzel yazılmış levhalar görülürdü. Çocuğa güzel kâğıt kalem verilirken iyi yazı ve dil dersleri öğretilirdi. Artık o hayatı boyunca, umumi bir hadise oldu mu, mühim bir kitap basıldı mı, bir çeşme ve bir köprü yapıldı mı, hemen tarihi bir mısra duyardı. En milli bir ananemiz her vakaya bir tarih düşürmek merakı idi. Bunun içindir ki, her zamanın tarihini mısralarla kaydeden Sürurî Mecmuası, o geçen zamanların hayatını kelimelerle söylemiş oluyordu. Böylece birçok geçmiş zaman fıkraları sadece birer tarih mısrasından ibarettir. Fransızların her hadiseden arta bir şarkı kaldığını söyledikleri gibi, biz de her hadiseden ve her ömürden arta kalan ebced hesabıyla yazılmış bir tarih bulunduğunu söyleyebilirdik. Geçmiş zaman adamı nihayet öldü mü, dünyada kendisinden kalmış olan hatıra, yine bir ölüm tarihiyle yazılmış olur, ve bu mısra da, bazen mezar taşının üstüne hakkedilmiş bulunurdu.

O zamanlar şairlerimiz bütün şiirlerini birer latife kabilinden yazmazlar, veliler, evliyalar, peygamberler gibi duyulmak isterlerdi. Her divan her türlü bir şiir mecmuasının içtiması demekti. Şairler kendi divanlarını ikmal etmiş olmak için, tevhid’ler, natlar, methiyeler, kasideler yazarlardı. Caize almak için methiyeler ve bazen de caize alınmadığından dolayı hicviyeler yazılırdı. Hulasa hemen yazılmadık şey kalmazdı.

Fakat edebiyatımız yalnız böyle kâtibane ve kitabi değil, aynı zamanda şifahi olan çok canlı bir kısmı vardı ki, daha rayiç görünürdü. Geçmiş zaman gece ve gündüzleri nice milli seslerle dolar ve taşardı. Kadınlar, evvela kundaktaki çocuklara “Uyusun da büyüsün, ninni! – Tıpış tıpış yürüsün, ninni!” diye ninniler söyler, sonra da çocuklara masal söylerlerdi. Kış gecelerinde kahvehanelerde o zamanın hikâyecileri olan meddahlar hikâye anlatırlardı. Her tarafta Rumeli, İstanbul ve Anadolu şarkıları duyulurdu. Bu ses ve telaffuz hususiyetleri söylenilen manaları derinleştirir, ikmal ederdi. Her mahallede karagöz ve ortaoyunları oynatılırdı. Her sohbette bir Nasrettin Hoca hikâyesi söylenilirdi. Her sözle bir vecize, bir darbımesel irat olunurdu. Onun içindir ki, yazarlar “Sözde darbımesel iradına söz yok amma – Söz odur, âlemde senden kala bir darbımesel!” derlerdi. Camilerde hafızlar Kuran-ı Kerim okurlar, vaizler, konferanslar verirler, minarelerden ezanlar işitilir ve bazı büyük sesli müezzinler diğer mahallelerin sınırlarını aşan sesleriyle inanılmayacak kadar uzaklardan duyulurlardı. Sokakta mektebe yeni başlayan çocuklar için ilahiler söylenirdi.?Konaklarda ve yalılarda hanende ve sazendelerle konserler yapılmış olur ve bazen de tekkelerde, bir ayin-i cem kurulduğu olurdu. Bazı büyük konak ve yalılarda yalnız müezzin, hanende, sazendeler değil, aynı zamanda, tuhaflıklar duymak için, dalkavuklar bulundurulurdu. Bunların bazılarında güzel söz söylemek ve tatlı fıkralar duyurmak için maaşlı nedimler bulunurdu. Her devirde güzel sözlü nüktedanlar vardı. Onlar sözlerini o kadar güzel anlatırlarmış ki kendilerini bulundukları memuriyetlerin fevkinde birer üstat mevkilerine yükseltmiş olurlarmış. Onların naklettikleri bu izanlı, nükteli, cinaslı fıkraları şifahi bir edebiyat sayılırdı. Böylece milli edebiyatımız yalnız yazılı sayılmaz, canlı bir kısmı bu fıkra anlatışı itibarıyla şifahi kalırdı. Geçmiş zaman adamları beğendikleri fıkralar için her şeyi feda etmeye razı idiler.

Bazılarını kitaplarda okuduğumuz, bazılarını başkalarından duyduğumuz, bazılarını da kendi aramızda işittiğimiz bu küçük fıkralar önce, bizden evvelki yaşanmış zamanlar, sonra da, bizim yaşadığımız zamanların birer portresi, birer minyatürü sayılabilir. İşte bütün bu geçmiş zaman fıkralarından her cinsinden kaydettiğimizden her türlüsünü de duymuş olacaksınız.

Uzun senelerin tarihi merakıyla şu kanaate varılabilir ki, geçmiş zaman yalnız felsefi bir mana ile tavsif edilemez. Ayrı ayrı manalar çıkaran bu sesleri tek bir ahenkle duyulamaz. Hadiseler bir zaman içinde birleşip tatlı su sesleri gibi bir hulasaya varılamadan o geçmiş zamanların görünen bir yüzü, gözleri, bünyesi, ömürlerimizin bir düşüncesi, bir aksi, bir aksisedası gibi duyuluyor. Ummanın dalgaları, med ve cezir gibi, gayri şuuri anların bir şuuru, zaman dediğimiz hadisenin bir akışı, duyduğumuz bir cemiyetin bir himmet ve şefkatin birbirini tashih, tadil ve ilave eden duygular olur ve onu bir tek mana ile tayin edemeyiz.

Bir de son derece yazık bir hadise daha var ki, o da şahadet ettiğimiz doğruluk, nurunu sevdiğimiz ruh, tadını duyduğumuz şefkat, dinini bildiğimiz insanlık, bize akraba saydığımız bütün bu duyguların hepsi de, eyvah ki, bazılarının bozucu gözlerine aksettiler mi, onların hepsi de bir gün baktıklarını tersine çevirmeye mahkûm olan aynalar halinde birer karikatüre benzemeye başlarlar. Zira büyük bir talihsizlik, mintarafillah, o insanları gözlerine akseden bütün şekilleri birer maskaralığa çevirirler. Onun içindir ki, bizim şahadet ettiğimiz hakikatler o buz gibi soğuk bir iklim içinde doğmuş ve kendileri, yılan fasilesinden gibi gözleri melun, hain ve zehirli görünerek her okuduklarını ve her duyduklarını yanlış ve muarız manalara çevirmeye mahkûmdurlar.
Halbuki tarihi hadiseleri yâd ile izah etmeye çalışan nice tarihçiler vardır. Tarihlerinin uzun uzun kaydettikleri bütün bu vukuatı uzun uzadıya okuyanlar da bulunur. Ancak, zamanla, bütün bu canlı vukuat unutulmaya başlayarak karışır ve tekmil bu zamanlardan ancak müphem bir hulasa kalır.?Bütün birleşen bu taharriyat arasında yalnız karışık bir rüya ve onun müphem iddiaları mırıldanır. Hemen her memlekette, zamanla, mutlaka ya bir ihtilal, yahut bir harp patlar. Zavallı binlerce cahil, gafil, safdil insan bu uğurda ölür ve unutulur. Bütün bu kitaplardaki bablardan ancak birer cümle, bütün bu dikkat ve itina ile yaşanmış ömürlerden ancak birer kelime kalır.?Bütün bu vakalardan ancak manası unutulmuş bir isim, hesabı karışmış bir rakkam duyulur. Bütün bu facialarıyla geçen bir harpten ancak bir şarkı kalır.?Bütün bu şarkılardan ancak bir nakarat, bütün bu iddialardan ancak bir nükte, bütün bu ömürlerden ancak bir fıkra, bütün bu şiirlerden ancak bir mısra, bütün bu manalardan ancak hoş bir seda kalır veya vaktiyle kalmış olur.



Benzer Kitaplar