YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Gece Dili

Gece Dili

Yazar:

Kategori: Şiir

ISBN: 975-08-0871-1

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 01.2004

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 5.41 TL   Etiket Fiyatı : 8.33 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 117
Boyut : 16 x 16 cm

Bedirhan Toprak: Yirmi yıldır şiir yayımlıyor… Anahtar Ayini (1999) ilk şiir kitabı… Dün Gördüm Gece Bir Rüya (Selahattin Kaya Roman Ödülü – 2004) geçen ay çıktı… Gece Dili, ikinci şiir kitabı…
Gece Dili : Dilin gecesinde, gecenin dilini çözen şiirlerle yüklü. “Şair hiçbir şeyi bilmez!” dese de şair, şiir biliyor… Ve yine şiir, neyi ne kadar bildiğini şaire de gösteriyor. Düşleri bekleyen, gecenin sınır boylarını kolaçan eden ve dilin tadını çıkaran şiirler var Gece Dili’nde.

Şair hiçbir şeyi bilmez!

Bu yargıya kendi düşünce çizgimi izleyerek mi vardım yoksa benden çok daha önce gidilmiş bir konağı mı tekrarlıyorum bilmiyorum, ama bu (özellikle de cehalet penceresinden bakınca) hiç de önemli gelmiyor bana; ben şu ya da bu nedenle buna inanıyorum: Şair hiçbir şeyi bilmez!
Dahası, şiiri de...

Söze burdan başlayınca şair adında direnmenin çelişkisi kendiliğinden çıkıyor ortaya; şiiri bilmeyen kişi şair de değildir henüz ve başka bir ad bulmak gerekir ya da daha kestirmeden, onun adını da herkesinkiyle ortaklaştırmak... adam gibi, kişi gibi.

Ama şiir var!
Çaresiz var.

Şair hiçbir şeyi bilmez iddiasının çarpıcılığı su götürmez!.. uzun bir süre kendimi bu çarpıcılığa kaptırdığımı düşündüm ben de; yanı sıra iddiayı kendi cahilliğimin kılıfı adına uydurmuş olabileceğimi de –belki hâlâ öyle... ancak kendime ayaküstü haksızlık etmektense iddianın altını eşeleyip onu hesap kitaptan arınmış bir terazide tarttıkça –kimi zaman kimilerinin beylik niyetlerine paravan işlevi görse de, ilk andaki tüm çarpıcılığının tersine, alabildiğine yalın ve bir o kadar da gerçek olduğunu gördüm.

Bir daha: şair hiçbir şeyi bilmez... dahası, şiiri de!

Ama sezer.
Herhangi bir adam olarak...
Bu, duymak da demektir (işitmek) ve isteyenler tarafından “bilgi” olarak da alınabilir (ben, alçakgönüllü olunmasından yanayım, bu konuda).

Adam, diyelim bir adam seçer kendine –kendini mi?.. ya da bir iz/izlek... ama bana sorarsanız seçip seçmediğini de, neyi seçip neyi elinin tersiyle ittiğini de bilemez pek. O (herhangi biri), bir gün (herhangi bir gün) hiçbir şey bilmediğini görerek yabancı duymuştur kendini.
Öyle sanmıştır.
O, bu adamdır artık.
Böyle bir adamdır.
Yolu, böyledir.

O, o adam, artık (tarihler değişebilir), elinde tuttuğu kalemden tutun da (eli kalem tutmayabilir de), gün güneşiyle sabah akşam yıkanan (kirlenen?) sokakları yürüyebilmeyi, insanlarla adam gibi konuşabilmeyi, eviyle işi arasında asılı duran ve adına şey denen atmosferi, yeni doğmuş çocuğu babası olarak sevebilmeyi, bu otobüse niye bindiğini, akşamları (geceler bir yana) neden seviştiğini... bilmeden, şaşkın ve yabancı durup dururken, dahası gittikçe boğulurken, diyelim küçücük bir kaya parçasına takılmıştır gözü:

Yağmur yağmıyordur!.. elleri cebindedir; ve gene diyelim, o küçücük kaya parçasının “söylediğini” sanmıştır; diyelim, içinde akan ırmaklarını, o küçücük kaya parçasının kendi denizlerini... gördüğünü sanmıştır.

Örnek hiç kuşkusuz abartılı –ve bir o kadar da yalın, ama o kaya parçası herhangi bir insana, arkadaşa, sevgiliye, yoğun bir âna, güzel bir kış tatiline ya da çok çeşitli çağrışımlarıyla bir hücre’ye dönüştürülebilir ve söz konusu adamın sanmaları bu örneklerden herhangi biri aracılığıyla daha akla yakın bir oluş sürecinde tanımlanabilir. Şu ya da bu kaynaklı, söz konusu olan, herhangi bir adamın herhangi bir gün herhangi bir biçimde bütün cehaleti ve yabancılığı içinde kendisine az çok tanıdık gelen ve aldığını sandığı ilk işaretle anlamı çağrıştıran, öylelikle de bilgi’yi vaat eden bir yerde durmuş/bulunmuş olmasıdır; öyle sanmasıdır.

Onun sezdiğini sanması, burda, önce’nin yoksanışı ve yeni’ye yöneliştir; aynı’dan başka’ya ya da mutlak cehalet içinden bilgi’nin kıvılcımlanışına yöneliş.

Bu yöneliş, kararlılığı ölçüsünde bir adanışı da dayatır; ancak adanmak, içerdiği iddianın büyüklüğünün tersine ve salt anlamıyla bir seçişi belirtir olmanın ötesinde pek de bir şey koymaz adamın ellerine; adanmak, sadece istekli oluşun bir göstergesidir, burda değil de orda olmak isteğinin bir anlamda (ve görünür) sözleşmesi.

Adam, artık elleri koynunda beklemeyecektir: o kaya parçasının söylediğini sanarak orda durmayı (bu arada bir adamı ve bir yolu da belki) seçmiştir, başka bir alanı reddedip orda olmuştur ve diyelim o alanın adı da şiirdir... Seçimini (bir kez) yapmış olan adam öylece her gün, her gece, her yıl (binlerce yıl) o kaya parçasının yanı başına gelmekte, onun söylediklerini dinlemekte, içinden geçen gemileri seyretmekte (sanmakta) ama ne kayanın ne söylediğini ne de gemilerin denizinin ne olduğunu/nereye olduğunu biliyor... kulağında ve gözlerinde sürekli bir şarkı, ama kaya sırrını gösterse de vermiyor.

Adam, burda (galiba burda), bir dile yeltenir.

Bu yelteniş, temelde, sezdiğini (hatta işittiğini) sandığı seslerin, gözlerinin önünde bir zümrüt kutusuymuşçasına renkten renge sıçrayan görüntülerin şifresini çözmek, giderek onlarla bir alışverişi sağlamak ve öylelikle o alana kabul edilmek adınadır; umar ki, o dili kurabilirse bilme’nin kapıları aralanacak.

Bu dile yeltenişin sonucu (ürün), türlü biçimlere bürünüp yansıyabilir de yansımayabilir de (bu bir seçiş sorunudur); ama biçim ne olursa olsun çabanın kendisi, bir dil kurmak (bir dil, örnekse, sezdiğini/işittiğini sandığı sesleri algılayabilmek için kendine özgü bir dizge geliştirmek), o dil aracılığıyla önünde duran alanla iletişime girebilmek ve alan içinde atılacak her adımda anlama gidecek yolların taşlarını örmektir; o, orda yiyip içecek, orda işe gidecek, orda sevişecek ve ancak orda –ora aracılığıyla, durup düşünecek ve hiç kuşkusuz –artık, ordan bakacaktır.

O yer, ne?

Burası olmamaktan başka, başka olmaktan başka, hiçbir ayrıcalığı/üstünlüğü olmayan herhangi bir yer; çabanın selameti adına seçilmiş “kendi” bir yer... bir, alan!
Orda, şair adının pâye olarak algılanışı daha baştan reddedilmiştir; bunun gibi, şiir yazmanın, hatta güzel şiir yazmanın gururu da.
Bir yol işçisi yolunu öğreniyor,
karınca kararınca.

Şairi (herhangi bir adamı) ve çabasını böyle anlıyorum ben: şairi herhangi bir adam, şiiriyse, o adamın öğrenme çabası/alanı... Adam, kendini bilme ve anlamaya adanmışlığının kararlılığı ölçüsünde şiiri de –şiiri de, öğrenecektir; belki.

Onun bu serüveni yazmasına (aktarmasına) gelince:
Kabalık etmek pahasına olsa da herkesin bildiği bir gerçeği yinelemekte fayda var: şiir yaşantıdır!.. bir başka söyleyişle, yaşantıdadır. Dolayısıyla, yazmak (yaşanılanı aktarmak), “ikinci el”dir! Çünkü şiir, aslında olmuş bitmiş (ya da olmuş olan ve süren / varolmuş olan ve varolan) bir ânı, duyguyu, olayı, insanı, kimi zaman topyekûn bir felsefeyi, bir düşü... evrensel belleğin dışında başka bir aracı gereksinerek kayda geçirmek, değişik bir teknikle fotoğraflamaktır. Herkes bilir (ya da öyle inanır), şiirin kâğıda geçen, geçebilen, dile gelen kısmı, ardında bıraktığının (altında kaldığının), kaynağının, asgarîsidir (sözün sınırları çemberinde debelenmek zorunda kalan zavallı, çaresiz, raşitik bir çocuk); bu da nereden bakılırsa bakılsın “birinci el şiir”in bozulmuşudur; imgelemin gün yüzüne çıkmak adına ödediği bedeldir.

Bedele katlanmanın ikinci yönelimi herkeste şu veya bu biçimde varolan eğlenmek, oyun oynamak gereksinimi, kimi durumlarda tutkusu olarak belirebilir: yazmak da bir oyundur ve bazı adamlar bunu seçerler; kendileriyle, dille, insanlarla (tabii atlar ve köpeklerle de) eğlenirler... üstelik hoş bir oyundur; bir anlamda dile ve anlama yaklaşabilmenin o çok azaplı çabası arasına sıkıştırılmış teneffüs dakikaları, saatleri, günleridir: yalnızlığı, yabancılığı ve acısının ürünü, yüzünü güldüren –onun parlak cildinde kendi oyunlarını seyrederek güldüğü, bir elma!

Üçüncü ve adama en yakışmayan göze alışsa, sanırım, kişioğlunun gene tarihsel eksiklerinden biri olan beğenilme tutkusudur; adam pekâlâ bilir ki, kendi ülkesinin bahçesinden tek bir elma bile aşırıp aynalara tuttuğunda insanlar kayıtsız kalamayacaklardır.
Çünkü adam bilir ki, insanlar cahil değildir.

(Söz’ün muradı gereği, paylaşmanın güzelliğinden –ki güzeldir, şiirin işlevselliğinden, sanatın eğiticiliğinden, hele hele öğreticiliğinden söz etmedim; bunlar gibi, “yazmak benim için varolmaktır” türünden yaklaşımlardan da... şiire –başka herhangi bir alana da, bu ve bunun gibi yaklaşımlar iyiden iyiye “üçüncü el”dir ve artık işten de işleyenden de uzakta bir yerdedir; dışındadır.)

Pek tabii adam, imgelemin gün yüzüne çıkması adına ödenecek bedelden, dolayısıyla da özetlemeye çalıştığım bütün bu yönelimlerden başka bir yerde kurabilir ülkesini; böylesi bir çırılçıplaklıkta –artık, dış dünyanın herhangi bir dayatmasıyla yüz yüze gelmesi söz konusu değildir.
Çelişki yoktur çünkü.
Bütün’dür.
Kendi yolunda (dili, şiiri ve anlamı bilme uğraşının herc-ü merci içinde) dilediğince akacaktır.

Nereye mi?

. . .

Dili ve şiiri ve anlamı bilmeye adanmış bu akışta arkaya bakmamak, eli eteği gün yüzünden çekmek çok mümkün görünüyor bana –orda yazmak yoktur artık; ama kimin elleri o kadar temiz... hangimiz bütün bir aşkı kurmakla yetinebilir ki o sükûnet ülkesinde?

İşte, bunca sayıklamamın tek gerekçesi belki sadece bu: benim de, bu çok kirli ellerle duruyor oluşum karşınızda!
Ama bu ilk karşılaşmada (bu ilk suçta) kendi kendime biçtiğim bir söz hakkım olsun istedim; en azından –eğer hâlâ öyleysem, dürüst olabilmek adına...

Dilimizde güzel bir deyiş var:
“Cahil bilse, söylemez!”
Suçumu cahilliğime verin,
ve bağışlayın.

bedirhan toprak
istanbul / ocak 1990

söz / bir

Gece Dili’nin bittiği tarihe göre oniki, Söz’ün yazıldığı tarihe göre onbir yıl sonra bugün bir daha baktığımda kendime göre olmazsa olmaz bir gereklilikten hareket ettiğimi görüyorum Söz’ü yazarken: Gece Dili ilk kitabım olacaktı benim ve kitap (dergilerde şiir yayımlamaktan farklı olarak), öncelikle Şiir, sonrasında okur katına sunulan bir iddia olarak sadece şiir söylemekle yetinmemeli, muradı hakkında da bir iki laf edebilmeliydi; denebilirse, durup dururken çaldığım kapı nedeniyle, Dergâh için olduğu kadar kapının vurulduğunu işiten herkes için bir Tanrı misafiriydim ve her şeyden önce bir mazeret–selam’la yükümlüydüm... fazladan, mazur’dum ve bunu birilerinin pâye olarak algılamasındaki kökten yanlışa işaret edecek olmayı, gerekli olduğu kadar önemli sayıyor, bu nedenle de “cahil bilse söylemez” diye bağlıyordum Söz’ü... ama (bugün bir daha baktığımda) ne sandığım kadar cahilmişim onbir yıl önce ne de samimi bir dille (ve Dil’le) ummuşum cehaleti; öyle olsun istemişim sadece ama daha kötüsü: cehaleti itiraftaki o güzelim açıkyürekliliği, kendimi (bunu itiraf etmek şurda dursun akıllarına bile getirmeyen birilerinden ayırıp) kibre kaptırarak gölgelemişim adamakıllı: ben, farkındayım!

Bereket!.. mi demeli, önce yayımlayabilme zorlukları, sonra benim tam da “dağa küsmüş” budalalığım, olmadı; Şiir’in değil ama okurun kapısını çalmamış oldum... ama vazgeçmedim de: Gece Dili ilk kitabımdı benim ve yayımlanacaksa olduğu gibi yayımlanmalıydı, virgülüne bile dokunmadan! Gelgelelim, hâlâ emin değilim sandığım kadar cahil olduğumdan da, som cehaleti olanca samimiyetimle umduğumdan da... ama onbir yıl öncesinden farklı olarak: cehaletin, itiraf edilecek bir hâl olmadığına, dolayısıyla “malûmu ilam” manzumesinden bir itirafa herhangi bir önem atfedilemeyeceğine inanıyorum... fazladan (araya Anahtar Âyini girdi ne yazık ki ve orda söyledim): “bilmemek en büyük ödülü insanın”!..

Ben işte... oraya, burdan geldim: seve sevine.

bedirhan toprak
istanbul / nisan 2001 – eylül 2004
Kim’se’ye
“fîhi mâfih”

eskisi var mı şarkının?.. kuşlar nereye gömülür peki?

hadi bana suyun yaşını söyle!..
şarabın bir de... dilde ve testide

gözyaşını hep hangi bulutlar getirir peki?..
eskisi var mı sessiz şarkının

hançerin yaşını söyle bana. hadi söyle!
kanın bir de... çimende ve gömlekte

eskisi var mı ateşin?.. pervane nereye gömülür peki?



Benzer Kitaplar