YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Dost – Yaşamasız

Dost – Yaşamasız

Yazar:

Kategori: Edebiyat, Öykü

ISBN: 978-975-08-0579-8

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 04.2003

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%30İNDİRİM 18.20 TL   Etiket Fiyatı : 26.00 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 271
Boyut : 13.5 x 21 cm
Tekrar Baskı : 11. Baskı / 05.2019

Modern Türk öykücülüğünde “altın kuşak” olarak tanımlanabilecek 1950 kuşağının önde gelen isimlerinden birisidir Vüs’at O. Bener. 1950’de New York Herald Tribune gazetesi ile Yeni İstanbul gazetesinin ortaklaşa düzenledikleri öykü yarışmasında “Dost” adlı öyküsüyle adını duyurdu. Yarım yüzyılda ortaya koyduğu az sayıdaki öykü, roman ve oyunlarla edebiyatımızda etkili ve saygın bir yer edindi. Şimdi bütün yapıtlarıyla YKY’de… Bener, konuşma dilini tüm doğallığıyla, ona yoğunluk kazandırarak kullanır. Behçet Necatigil, onun için “Gerçekleri aydınlıktan uzaklaştırıp soyutlamalara götürme çabaları ve anlatışındaki yeniliklerle çağdaşı hikâyecilerden ayrı bir yol tuttu” der. Elinizdeki toplam, ilk kitapları Dost ve Yaşamasız’la birlikte, yazarın 1986’ya kadar yazdığı öyküleri kapsıyor. Buradaki öykülerden “Dost” Fransızcaya, “Batak” Almancaya, “İlki” İngilizceye çevrilmişti.

Gün ılıdı. Yapağı kokulu yeni bir gün. Boz bir gün. Herhangi bir gün. Günlerden biri. Isınır birazdan. Soğumayı özlerim. Soğuyup dağılmayı. Suskunluğun gücünü düşünüyordum, salyalarımın ıslattığı yastık üzerinde. Kızarık dualar mırıldanıyordu ihtiyar kadın, uykusuz. Uzamış gölgesi iki kat. Kınalı titreşimler ak saçlarında. Ağlıyordu. “Ağlama,” dedim, “hafiflersin.” O, hafifler. Yenilen alaycı görmüyor. Parmaklarını kıpırdatmadan yıkabilir. “Ağlamayı kesersen, onu sana gösteririm. Ölüsünü. Ölüsünü gösteririm sana,” dedim. Ölünceye dek zayıftı. Ciğerlerinin bütün gücüyle yaşamaya çabaladı. Öldükten sonra yenilgiyi attı üstünden. Gururunun olanca büyüklüğüyle. Bana öyle geldi. Büyüdü. Sonsuzluğun dayanıklılığı durur. Mavinin durulduğunu, durulup dibe çöktüğünü duyuyorum. Gökten. Bugün gömülecek. Çürür sonra, dökülür bir bir. Çimli bir toprak gibi kafasına tutunan saçlarını çekip alabileceksin. Saçlarının çürük yeşil olduğunu sanıyorum. Unutmadım rengini. O renk bana yalancı geldi. Çürük yeşil saçları. Islak. İnadını salıvermiş. Kirpikleri de. Oynak yerleri, uylukları dağılacak dokunu dokunuverince. Kavruk göz kapakları gevşer. İnanan. Gene de kaskatı, kozasında. Direnirken acındırıyordu. Pisti. İğrençti. Gerçek ölümün benimki olduğunu iyi biliyorum. İnandıramam. Hiç kimseyi. Hiç kimse, hiç kimseyi inandıramaz. O, inandırdı yokluğuna. Tam yokluğuna. Tam yokluğa inanıyorum. İnandırmanın korkunç erdemine erdi. Farkında olmadan. Dağlarda, mağaralarda otlar üredi. Uyuşuk gerinmeler başladı. Kekik güneşten yeşilini emiyor. Kekik kokuları yayılır havaya. Tomurcuklar büklümlenir iç içe. Doğum, doğumun dokunan sıvaşık elleri: Kamaşmalıdır ölümden yana. Ölüme doğru gerilme var her şeyde. “Doyamadan gitti dünyasına...” Dolu, tok girintisiz. Öyle diyor, anası. “Yavrum, doyamadan” diyor, kadın. Kafamı yastığın altına gömüyorum. Açılan bir delikten kanımın ığıl ığıl boşaldığını duydum. Bulanıktı. Yavaşça kararıyordu ortalık. Işık sızmamalı. Isırılmış elmaların diş yerlerine sinen koku. Kırpınan zar kanatlar. Genişleyip daralan gözdelikleri. Yağmurun kabarttığı izli bir tarlada, insanlar vardı, başları önünde tırtıl boğumlarıyla yol alan. Hiçbirinin başı önünde değildi. Bana öyle geliyordu. Kurtulmayı özlüyorlardı. Bitse bu iş. Unutulsa. Koyuluklar geldi gözümün önüne. Pıhtı rengi. Kan oturmuş mor. Vuruk moru. Bir yakarak eflatun çakılıyordu bazı. Boğazlanan birinin kıhıltısı. Sonra ağırlık, durmadan ağırlaşan ağırlık. Ezilmediğim. Daha, daha da ağır... İri dişliler. Zorlanıp zorlanıp dönemeyen. Birbirine geçmiş, zorlanıp zorlanıp... İhtiyar kırık dualar mırıldanıyordu. Uzaklarda bir tekerlek gıcırtısı. Solugan ciğerlerin sürüklediği. Köpek hüznüyle dolaşan yumuk ayaklar sezinledim. Bunlar kimsenin değil. “Ağlamayı kesersen,” dedim. Duydu. Duyduğunu omuzlarından anladım. Bükkün. Hıçkırmalı mıyım şimdi? Dövünmeli mi? “Gösterecek misin?” Görecek. Bütün tiksintisiyle yüzüne kapanacak. Ölümü sevmez. Ölümü sevmediği için ölümsüzlüğün farkında değil. Benim seni öldürmüş olmama üzülebilir misin? Yalvarmazsın artık. Küçücük kuşkular içini kemirmez. Ama herkes öyle diyor. Anan öyle diyor. Gülmeli miyim şimdi? Bağıra bağıra. Yenilen alaycı, bilmeliydi nasıl yenildiğimi. İsteyebilir miydim korkunç gücüyle karşıma dikilmesini? O, buna layık değildi. Sadece yaşamak. Yaşama’dan kavlak derisini geride bırakıp, pırıldayarak süzülen bir yılan gibi sıyrılmak, dedim. Köklerine su yürümüş gövde, onun adına heybetli, gür. Soğumayı özlerim. Bir ölünün gözlerindeki sonsuz hayranlığı kim sevebilir? Sonsuz delip geçmeyi. Ölümü pelte gövdemle kucaklıyorum. Katı katı. Donmuş bir ışık gibiydi. Parça parça kırılabilir. Dudaklarında soğuk değişmezlik. Yattığı yerde tek. Lanetli gök! Erimelerin küçüklüğü, bulaşıklığı. Canlı çığrışanlar. Düdük sesleri, rayları esneterek gözlerimin içinden geçen tren... Ürpermeyen yanağını olanca sevgimle öptüm.



Benzer Kitaplar