YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Cem Sultan – Rönesans Avrupası’nda Tutsak Bir Şehzade

Cem Sultan – Rönesans Avrupası’nda Tutsak Bir Şehzade

Yazar:

Kategori: Edebiyat

Çeviren:

ISBN: 975-08-1037-6

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 01.2005

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 9.03 TL   Etiket Fiyatı : 13.89 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 308
Boyut : 13.5 x 21 cm

Cem Sultan üzerine hazırlanan bu ilginç kitap, onun tarihimizin neredeyse en egzotik, gizemli, heyecan verici karakterinin acı dolu hayatına ışık tuttuğu bir eser olarak görülebilir. Cem Sultan’ın taraf tutmadan, objektif bir bakış açısıyla anlatılan hikayesi okuyan herkesi derinden etkileyecektir. John Freely’nin titiz bir çalışmayla ortaya koyduğu bu eser sadece Cem Sultan’ın kısa hayatını, Osmanlı’nın hikayesini anlatmakla kalmıyor, Avrupa’nın siyasi tarihini de okurlarına sunuyor.

Ama beni buraya çeken şey, gerçekten nefis olsalar da çiniler değil, şehzade Cem’in kendisiydi. Çünkü yıllarca incelediğim Osmanlı tarihi içinde, bütün hanedanlık silsilesinde bana en büyüleyici gelen kişilik, oydu. Bu, saltanatı topu topu yirmi gün sürmüş olsa da, ona “Cem Sultan” demeyi yeğleyen, sayısı hayli kabarık Türkler için de geçerli. Cem’in zaten yeterince romantik olan hayat hikâyesi, beş yüz yılı aşkın bir süredir çarpıcı efsanelerle, masallarla beslenip daha da renklenmekte. Örneğin, Cem’in sürgünlük yıllarının çoğunu geçirdiği Fransa’da, kulaktan kulağa aktarılan serüvenleri, aşkları, şiirlere, romanlara esin kaynağı olmuş, hatta onun adına bir müze bile kurulmuştur. Asla unutulmadığı, “Tahta kardeşi Bayezid değil de o geçseydi neler olurdu?” sorusunun sıkça sorulduğu Türkiye’de ise, Cem Sultan, vakitsiz ölen yiğit bir şehzade ve yetenekli bir şair kabul edilir. Öte yandan Cem, İngilizce konuşulan dünyada neredeyse hiç tanınmaz; tarihsel araştırmalarda ona değinen bazı kısa bölümlerin dışında, hakkında pek az şey yazılmıştır. Cem’in yaşamına ilişkin bize en çok bilgiyi sağlayan temel kaynak, Sadüddin’in, 1520’ye kadar inen Osmanlı tarihini anlattığı Tacü-i-tevarih adlı eseri. Sadüddin’in başvuru kaynağıysa, Cem’in sâdık yoldaşlarından biri tarafından yazılmış olan biyografisi, Vakiat-i Sultan Cem’dir. Adını vermekten kaçınan, anonim kalmayı yeğleyen yazar, amacını şöyle açıklar: “Efendimin gerçek öyküsünü anlatmak, böylece hatırasının hak ettiği saygıyı görmesini, ruhunun da rahmetle anılmasını sağlamak.” Ancak yazarın, Cem’in kâtibi, sürgün hayatı boyunca yanından hiç ayrılmayan, ölümünden sonra da onun eşyalarını memleketine getiren Haydar Bey olduğu sanılmaktadır. Batıda Cem hakkında yayınlanan ilk kapsamlı çalışma, L. Thuasne’nin Cem Sultan adlı eseridir (1892); Thuasne, Sadüddin’in Fransızca çevirisinden ve çağdaş Batı kaynaklarından yararlanmıştır. Cem’e ilişkin ilk önemli Türkçe eserse, o döneme ait Osmanlı kayıtlarından ve Topkapı Sarayı’nın arşivlerinde korunan çok değerli belgelerden de faydalanan İsmail Hakkı Ertaylan’ın Cem Sultan’ıdır (1951). Son yayınlanan en etkin çalışmanın da, Nicolas Vatin’in Cem Sultan’ı olduğu söylenebilir (1997); hem Vakiat’ın Fransızca çevirisinden, hem de Cem’in Rodos’ta Saint Jean [St. John] Şövalyeleriyle geçirdiği dönemi aktaran Şövalye Guilllaume Caoursin’in anılarından yararlanmıştır. Cem’le ilişkilendirilen efsanelerin çoğu, on yedinci yüzyıl Türk vakanüvisi Evliya Çelebi tarafından etraflıca aktarılmıştır; Çelebi, Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak dönemini, alabildiğine renkli bir dille anlattığı Seyahatname’siyle ünlüdür. Ancak araştırmalarım sırasında bir şey gözlemledim: Çoğunlukla Fransızca ve Türkçe okuduğum bütün kayıtlar, Batılı gözlemcilerin Cem’e, Doğulu ilim adamlarından daha farklı merceklerle baktığını gösteriyordu; her iki tarafın bakış açısı da, yazarının kültürel geçmişine bağlı olarak ustaca, incelikle renklendirilmiş, bazen de çarpıtılmıştı. Bana gelince; yaşamının çoğunu Asya’yla Avrupa’nın birleştiği İstanbul’da, yani aynı anda iki kıtada geçirmiş biri olarak, kültürel etkilenmelerden uzak durabileceğimi ve Cem’in hikâyesini çok daha yansız yazabileceğimi umuyordum. Oysa işe koyulunca, Cem’in çevresini kuşatan efsane tabakalarını, örtülerini kaldırıp atmakta fazlasıyla çekimser, gönülsüz davrandığımı gördüm, çünkü bu söylenceler onun kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olup çıkmıştı – hem benim, hem de onun büyüsüne kapılmış olanların zihinlerinde. Cem’in izini sürme serüvenimde ilginç sürprizler yaşadım (İstanbul’da, genç prens için yapılmış tılsımlı bir kaftanın varlığını keşfettim, Cem’in soyundan geldiğini iddia eden bir adamla tanıştım, vs); bu yolculuk beni Türkiye’nin çeşitli noktalarına, Ortadoğu’ya, Kahire’ye, Akdeniz’de Rodos’a, Fransa ve İtalya’ya götürdü; arşivleri karıştırdım, kaldığı ya da tutsak edildiği pek çok kale, şato, köşk ve sarayda onun izlerini aradım. Yol sonunda beni kaçınılmaz olarak, gerisin geri Bursa’ya getirdi: yarım ömür önce araştırmamın başladığı yere, Cem Sultan’ın Muradiye avlusundaki türbesine. Ama yazmayı, araştırmayı bitirdiğim zaman bile, bu öykünün bir sonu olmadığını biliyordum, çünkü Cem tarihle efsaneyi ayıran sınır çizgisini geçmişti; bu trajik kahramanın hikâyesi, romantiklerin hayal gücünü beslemeyi, Rönesans Avupası’ndaki “tutsak Türk prensi” destanına yeni yüzeyler, yeni boyutlar katmayı sürdürecek. İşte Cem Sultan’ın öyküsü; ona, solan anıların karanlığının, söylencelerin üst üste yığılmış pus katmanlarının arasından baktım.



Benzer Kitaplar