YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Cardonlar

Cardonlar

Yazar:

Kategori: Edebiyat

ISBN: 978-975-08-0332-9

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 10.2001

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 5.41 TL   Etiket Fiyatı : 8.33 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 168
Boyut : 13.5 x 21 cm

Ünlü ressamın usta kaleminden; Cardonlar ve Yakutiler yıllar sonra yeniden! Ünlü ressam Cihat Burak, hem resimde, hem öyküde üsluplar, kişilikler yönünden tutarsız görünen bir ortamda, kendi tarzını yaratmış ve güvenlik altına almış bir isim. Mimarlığını gölgeleyen resmiyle öne çıktığı bir dönemde Cardonlar’ı yayımlayarak, büyüleyici fırçasının yanına, usta kalemini de ekledi, 1980’lerin başında. Ardından, 1992 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazanan Yakutiler’le, bu kanıyı pekiştirdi. Yıllar sonra, pırıltısından hiçbir şey yitirmeyen resimleri gibi öyküleri de hâlâ capcanlı- Cihat Burak’ın zengin anılar ve dikkatli gözlemlerle beslenen öykülerinde duyguya ince bir alay eşlik ediyor. Yazı dilinin alışılmış kurallarına zaman zaman hoş bir biçimde yan çizen Burak, konuşma dilini çok canlı, çok çekici biçimde kullanıyor. Resimlerindeki fantastik öğe; ÒedebiyatÓın dışında olmanın verdiği rahatlık, Cardonlar’daki öykülerinde de sürüyor. Çizgiler, biçimler, renkler, yerlerini sözcüklere bıraktığında, şaşırtıcı, ürkütücü, korku verici, acımasız bir dünyayı ortaya koyuyor. Sanki içinde yaşadığımız nesnel dünyanın fantastik uzantısı. Cardonlar ve Yakutiler; bu kez yazarının elyazısı örnekleri ve desenleri eşliğinde; Ferid Edgü’nün sunuşuyla…

Acımak Bizim arkadaş kuş yetiştirme merakına tutuldu. Odasının birisini kuşhane yapmış. Zaten en sevimli taraflarından biri de kuş merakı bu şehrin, pazar günleri çarşıda kuş mezadı var, gittik birkaç kere, ben bayıldım. Kendisi, buranın yerlisi olmuş gibi; tanımadığı yok, on sene kadar olmuş buraya yerleşeli. Bense bir sene oldu belki buraya geleli, duvara çakılı bir mıh gibi yapayalnızım, tanıdığım kimse yok... Bazen çıkıp dolaşıyoruz; her tarafı tarih, şiir kokan bu şehirde. Nâdan eller çirkinleştirememişler daha gönüllerince ama uğraşıyorlar, ellerinden geleni arkalarına koymuyorlar doğrusu... Geçenlerde kuştan anlıyan biriyle konuşmağa başladılar, eski kuşbazlardan, bir otobüs acentesinde çalışıyor. Benim egzotikleri verdim birisine dedi arkadaş, bakamamışlar ikisi ölmüş. Bana verseydin ya, dedi öteki, ben bakardım. Ne yapacaksın yahu, dedi bizimki, kartlaşmış hayvanlar! Öyle söyleme bey, dedi adam, benim bir saka vardı on iki yaşında, ölsün derim ölmez, satsam kıyamam, bıraksan serçeler paralar, iki üç defa döl de aldım zaten... Bir gün Tatar Recep derler yaşlı bir kuşbaz var, geldi kuşu gördü, ver bana bunu, dedi. Canıma minnet, verdim kurtuldum. Bir öterdi, şak şak şak, zaten saka kuşu öttümü öter, bülbül nağmesi yapar... Şimdi benim bir saka var kanarya ile çiftleştireceğim, yaban kuşlardan dinlemiş, görsen arada sırada kahkaha atar gibi yapar; hu, hu, hu, hu, zaten en çok o halini seviyorum... Benim de bir Irlanda var, dedi arkadaş, kanarya ile çiftleştireyim diyorum... Acaba hangisi ile çiftleştirsem? Kamışî kanarya; kamışî kanarya alacaksın, yani sarının beyaza yakını, onunla çiftleştir, sap sarı yavru alırsın... Kızışmış mı? Bilmem ki, iki tane dişi koydum yanına, birisi saka; arkasını dönüp oturuyor... Yem de veriyorum, şekerle bademi ezdim verdim ama bir haber yok daha... Kızışınca tüylerini kabartır, dedi adam, gagası işte böyle --ağzıyla gaga taklidi yaptı-- cık cık cık cık öter. O zaman işte... Sonra laf döndü dolaştı yabanî kuşlara geldi. Eskiden benim çocukluğumda, doğan beslerdi avcılar diye anlattı adam, böyle kollarına meşinden kolluk, üstüne de kösele yaptırırlardı, herkes kuşunu koluna kor, ayağından bağlı, bağını çözüp te şöyle kolunu kaldırdı mı o havalanır, ok gibi süzülür, o kadar adamın içinde gelir sahibini bulur... Hiç şaşırmaz. Öyle ya, biz şimdi şuradayız, kuş nerden bilir hangimizin hangimiz olduğunu? Sahi nasıl bilir, dedim, neresinden tanır? Bilir işte, gelir sahibinin koluna konar, yüzünü maskeyle örtsen gene bilir, eskiden vardı, benim çocukluğumda, ama şimdi yok artık... Sonra o zaman saksağan beslerlerdi... Dilini keserlermiş konuşurmuş, dedi bizim arkadaş... Yok, dedi adam, dilini değil dilinin altını, nah böyle --dilini çıkarıp tarif etti-- ağabeyim yapardı o işi, Allah rahmet etsin, nâ böyle cellat gibi saksağanın dilinin altını keserdi. Ama saksağan konuşmaz, öyle Ayşe Fatma demez, bir ses çıkarır o kadar, yoksa papağan gibi konuşmaz... Yine öteden beriden konuşuldu, söz döndü dolaştı yine kuşa geldi... Sığırcık da öter, dedi bizim arkadaş, bizim Acemler'deki bahçeye gelirlerdi, öyle bir öter ki... Eti de güzel olur, çifteyi şöyle bir doğrultursun patır patır dökülür... Evet dedi adam, öter o mubarek, eti de güzeldir, geçenlerde bir köylü getirmiş on beş yirmi kadar bizim Bey'e, bana da getirmiş, Bey burda değildi, İstanbul'a gitmiş; aldım hepsini eve götürdüm, başladım kesmeye... Bizim karı gördü: -- Nesine tenezzül edersin bu hayvanın, dedi, şuna bak, bir damla bile eti yok, ben de acıdım doğrusu. Çünküm sığırcık öyle bir bağırır, kesmek var; kolay... Koyarsın kafayı kütüğe, vurursun bıçağı, olur... Ama Müslüman işi olmalı, kanı akacak, kanı akmazsa olmaz... Şeriat üzere olacak. Yoksa bana fil ver, ben fili de keserim... Kasaptır benim mesleğim, babadan kasap! Ne babası, dededen kasabım ben, fili ver keseyim... Ama acıdım işte, iki tanesini kesmedim bıraktım bahçeye başladılar ötüp yemlemeye, çağırdım bizimkini, bak dedim işte gör, bak ikisi de canlı... sonra bizimki: -- İstemem ben bunları dedi, yemem ben, al nereye götürürsen götür... Dükkâna geldim, baktım Bey gelmiş, temizledim Bey, diye kuşları getirdim, bir baktı o da istemedi, gözü tutmadı, yoksa yer ha, bıldırcını ver kemiğini bile yer, öyle sever av hayvanatını, biyenmedi işte, istemem ben bunları, dedi. Kaldı mı hayvanlar başımıza, karı pişirmez, Bey istemez; kahveci var ileride ona verdim o da almadı. Sonra karşıda Arap var ya hani, boyacı; ona verdim kurtuldum. Kuş ama acıyor insan, can ne de olsa. Yoksa ben keserim, deve de kestim ben, eskiden deve kasapları vardı. Mevsiminde çıkarlar oba oba dolaşırlar... Yörük sevmez düşen deveyi, deve sakatlandı mı hemen satar... Kasaplar da köy köy dolaşırlar satın alırlar. Onbeş yirmi lira bir deve; en iyisi yirmi beş liradan, bilemedin. Bir deveden çıkar üç yüz, üç yüz elli kilo et, kârlı iş, sığır etinin kilosu seksen kuruş o zaman? Deve keserdik arkadaşla, ortağımla... Ama Yörükler de deve kasabını sevmezler, zaten bizim ortak Arap'tı kendisi, hakiki Arap. Yörük sevmez deve kasabını, kademsiz sayar, köye gidip de deve sordun mu kızarlar, Arap mısın? diye sorarlar. Biz de çıkar deve toplardık... Sucuk, pastırma yapalım dedi, arkadaş bir gün, olmaz yahu, dedim. --Deve etinden sucuk olmaz! Neden olmazmış, dedi ortak. --Et değil mi pek âlâ olur... Baktım olmıyacak, -- Peki dedim, keseriz iki deve, seninkinden sen pastırma yap, benimki sucukluk, ama tuzuna biberine karışmam, sen ayarlarsın, kârını alırım peşin, sen bilirsin dedim. Aldık develeri kestik... Hassas hayvandır deve, hisli olur, his eder adetâ, iki gözü iki çeşme ağlar; nah böyle nohut gibi dökülür gözünden... Böğürür ki burada durulmaz sesinden... Aldık develeri, bir de pastırmacı ustası var o da geldi, bizim ortak sordu ona da, neden olmasın dedi, et değil mi? Ben gülerim için için, dedim nah size, bunu belleyin benden, bunun da etinden pastırma sucuk olursa ben de buradayım, ne yapacaksınız bakalım leşini... Neyse aldık kestik develeri... Benim ustam vardı köse, bir tüy yok suratında, Köse Musa derler deve keserdi o, bir vuruşta keserdi, deve iki kerede kesilir çünkü... Nasıl? dedim bir kere keserler sonra bir daha mı keserler? Yok yani dedi, eliyle göstererek, nah şöyle: --Bir gırtlağına çalarlar bıçağı, sonra bir de boynunun altına... Kesdik develeri; ben yaptım sucuk, ortak yaptı pastırma... Ama tuzuna baharına karışmam hiç... Korum tuzu, tamam mı derim, tamam. Baharı tamam mı tamam! Pastırmacı ustası da geldi, âlâ kuşgömü tarafından ayırdı bir parça kendine, bunu da bana yapın dedi... Yaptık sucukları pastırmaları astık... Hava sıcak... Derken efendim başladı mı sucuklar bağırsakları patır patır patlatmıya, pastırmalar şişti, oldu birer yastık. Koskoca deve eti bu! Çocuk kundağı gibi er bir parça... Aldı imalathaneyi bir koku, girilmez kapıdan içeri! Nasıl dedim bizim ortağa, geldiniz mi sözüme? Ne yapacağız dedi şimdi... Ne yapacağız dedim, çağırırız çift atlı bir araba, beş lira mı ister, veririz on lira, ama tenbih ederiz kimseye süleme diye, çünkü meslek sırrı, duyulursa Allah göstermesin irezil olmak var, veririz eline istediği paranın iki mislini, götür at deriz bunu, ortadan yok et, ne yaparsan yap ama kimseye süleme... Bulduk bir tatar arabası, yükledik bir gece, doldurduk arabayı... Ama at eşek etinden pastırma sucuk oluyormuş, öyle söylüyorlar! dedim. Her etten olur dedi, her hayvanın etinden olur; deve etinden olmaz. -- Neden olmaz? Asit vardır, sudur etinin içi, ekşi ekşi kokar... Cenab-ı Allah öyle yaratmış hayvanı, bir hafta su içmeden yaşar, nasıl yaşar? Elbet bir sebebi var ki yaşar, eti hep sudur. İnsanın bile bilmem kaçta kaçı suymuş derler... Deve öyledir işte, sudur, asit vardır içinde... Araplar yer etini ama onlarda başka bir şey yok ki yesin herif... Temiz et, helal ettir, ama sudur! Ekşi asit kokar. Biraz sonra tekrar devenin kesilmesine geldi laf yine. Köse Musa, dedi deveyi keser; bıçağı vurur, çekilir kenara... Ben de keserim deveyi, hem öyle keserim ki on dakikada keser, derisini çıkarır, bütün etlerini ayırırım, iskeleti oynar nâ böle... Fakat Köse Musa bi kerede bıçağı vurur, çekilir bir kenara. Deve kesmek kolay değildir, böğürür fena halde, usulü vardır... Evet ayaklarını köstekleyip çökertirsin deveyi, o his eder, başlar böğürmeye, ağzını sıkı sıkı bağla, kaparsa bir tarafını, maazallah kulağını kaparsa kulağını, kolunu kaparsa kolunu, başını kaparsa başını olduğu gibi koparır, tükürür bir kenara... Köse Musa bana derdi: -- Acımayacaksın bu hayvana, ağzını adamakıllı bağlayıp bıçağı vurdun mu çekil kenara... Bir bıçakta: -- İki bıçak yok, sen bakma sülenenlere, bıçağı at kurtar canını! İsteyen bir kere de boynunun altından vursun bıçağı canı tatlı değilse... Hakikat bir gün deveyi çökerttim, vurdum bıçağı, art ayağıyla bir depme savurdu bana. Tabii ön ayakları köztekli, ama art serbes... Bir çaldı tabanını... Rüzgârı dokundu elbiseme, yoksa tabanı yeseydim çivi gibi çakacaktı beni yere mubarek hayvan... Acımayacaksın, derdi Köse Musa bana. Hakikaten bildim ki, doğru sülermiş... Ben fil bile keserim, kasabım ben, hem meslekten kasap, şimdi yapmıyorum başka... Ama acıdım o gün kuşlara, ne bileyim ben, bizimki de üle süleyince acıdım. 1966 Bursa



Benzer Kitaplar