YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Çamlıca’daki Eniştemiz

Çamlıca’daki Eniştemiz

ISBN: 978-975-08-0991-2

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 09.2005

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 8.42 TL   Etiket Fiyatı : 12.96 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 224
Boyut : 13.5 x 21 cm
Tekrar Baskı : 4. Baskı / 08.2012

“Abdülhak Şinasi’yi okurken, nesrin yazı olduğunu, konuşma olmadığını tekrar hatırladım. Abdülhak Şinasi, nesre son zamanlarda unutur gibi olduğumuz bu mevkiini iade eden muharrirlerimizdendir” diyor Ahmet Hamdi Tanpınar. Eski baskıları arasındaki farklar gözetilerek, yazarın dili ve imlası korunarak hazırlanan bu kitap, Hisar’ın edebiyatımızdaki yerini belgeler nitelikte.

XII

Eniştemizin Garip Huyları
Deli eniştemiz, bütün günlerinde, o devirdeki “zaman” mefhumunun pek üstünde bir çabuklukla yaşadığından, etrafındakilerle aynı ahenkte olmayan bir faaliyet içinde görünürdü. Sabahleyin hizmetçiden en sade bir şey, meselâ bir fincan kahve veya bir bardak su istese bunu “çabuk! koş! uç!” gibi hitaplarla söylerdi. Ve bu telâş havası kendisinin hoşuna giderdi. İstediği kahveyi veyahut suyu getirecek adam, eğer bunu kendisine kan ter içinde ve önüne gelince çatlayacak bir atın üstünde koşturarak getirmiş olsa, bu, sebepsiz yere, daha ziyade makbulüne geçecekti. Bu daimî acelesi, o vakitki gevşek ve mütevekkil muhitte birçoklarına kendisinin acınacak bir zavallı olduğu hissini verirdi. O zamanlarda ötede beride ve arada bir oynanan “Mütelâşi Mehmet Efendi” diye bir yarı kukla, yarı orta oyunu vardı. Bu mütelâşi Mehmet Efendi işinde o kadar telâş ederdi ki acelesinden, faaliyetinin ve emeğinin hikmeti zail ve zayi olur, maksat yine hâsıl olmaz, meselâ bir yere çarşamba günü varılmak lâzım gelse salı günü varılır ve bu da yine perşembeye kalmak gibi işi bozardı. Bu Mehmet Efendiyle bir soydanmış gibi eniştemizin de hayatın dinlenmek, susmak kabilinden birtakım zevklerini insanın burnundan getiren bir acelesi vardı. Yanındakiler ona gûya her an, “Biraz dursana, biraz sussana!” demek ihtiyacını duyarlardı. Nasıl ki çocukların hiç durmadan oynadıkları yerlerde yanlarındaki büyüklerin başları döner ve onların yaptıklarını taklit etmek değil, yalnız seyretmekten takatları kesilir. Vakıa eniştemizin diğer bir huyu bu hamaratlıkla tam bir tezat teşkil ediyor ve bu faaliyetinin temin edebileceği faydaları da sıfıra indiriyordu. Filhakika onun daima görülen başka bir hususiyeti ve âdeti de her şeyi meydanda bırakıp bunları yerli yerine kaldırmak ve en sade işleri bitirmek için bilinmez nasıl bir “eşref saat”i beklemesiydi. Onun için, halamın şikâyet ederek söylediklerine göre, eniştemizin oturduğu yerler hep “alan taran” olurdu. Bilhassa evindeki odalar birer bit pazarına dönerdi. Velev bizde geçirdiği bir çift gün ve gece zarfında bile oturduğu oda bir sergi ve içindeki eşyalar göç eşyası halini alırdı. Konsolun üstünde bir sahifesi kıvrılmış açık bir kitap, bir değirmi tabakta güvez bir reçel ve yanında bir parça peynirle bir dilim ekmek ve yerde postadan gelmiş ve ne olduğu bilindiğinden daha açılmamış bir paket durur ve bunlara kimse el süremezdi. Eniştemizin kendisine ait olan her şeyi yerinden kaldırmak için ne vakit geldiğini kimsenin kestiremediği bir miat vardır ki onu mutlaka beklerdi. Meselâ liranın üstü olarak uşağın getirdiği yetmiş beş kuruşu masanın üstünden kaldırmaz, velev ki okunmuş, bir gün evvelki sabah gazetesini attırmaz, velev altındaki halı bundan bozulacak olsa bile, bir meyve sepetini köşeden kaldırtmaz, hülâsa hiçbir şeye el dokundurtmaz ve her şeyi uzun müddet oldukları yerlerde bırakırdı. Kimse bunun hikmetine akıl erdiremiyordu. Deli eniştemiz acaba bir niyet mi tutuyor, herkesin göreceği işten daha iyisini mi yapmayı tasarlıyor, bir uğur mu deniyor, bir uğursuzluktan mı çekiniyordu? Buraları belli olmamakla beraber, eğer herhangi bir el bu öteye beriye serpilmiş eşyaya bir dokunsa derhal eniştemizin asabi, ince, deli sesi çınlamaya başlar, etrafı kasıp kavurur ve kıyametleri koparırdı. Onun için o, bir odayı terk ile gider gitmez başkaları gelirler, bıraktığı birçok lüzumsuz şeyleri bir an içinde yerlerinden kaldırırlar, ya büsbütün atarlar, yahut asıl yerlerine korlardı. Yine, deli eniştemiz gayet kıskançtı. Öyle ki bu huyunu meydana koymaktan bile çekinmezdi. Bazı eski mektep ve mahalle arkadaşlarından ve babamdan duyardım. Eski ahbaplarını ve tanıdıklarını hayatlarının bütün teferruatında o kadar kıskanırmış ki onların âdeta eski mevkilerinden bir adım ilerlemelerine razı olmaz ve kendisini onların gûya artmaması lâzım gelen servetlerinin ve malûmatlarının gönüllü bir nevi muhafızı sayarmış. Eskiden beri tanıyıp lâubali olduğu bir arkadaşına rastgeldi mi, meselâ “Ay, sen böyle papyon boyunbağı takmasını nerden öğrendin? Evvelleri bilmezdin!” dermiş. Birisi İstanbul’un en güzel içme sularından bahsediyormuş, derhal kendi ihtisas sahasına tecavüz olunmuş gibi kuşkulanarak “Ay, bu sular hakkındaki malûmatı nerden duydun? Evvelleri sen bunları bilmezdin!” dermiş. Böyle, tanıdığı birisinin haremi güzel oldu mu, tahammül edemez “Ona kalmaz, görürsünüz! Güzel kadın baş belâsıdır! Bu kadar yosma oldu mu, ele avuca sığmaz! Hele onun elinde hiç kalmaz!” dermiş. Böyle, tanıdığı birisi memuriyetinde terakki etti mi, derhal yolsuzluktan, iltimastan, rüşvetten bahsedermiş. Uzaktan bildiği hanımların malûmatını kıskanırmış. “Bu sözleri onlar mı söylediler? Acaba bunu nerden biliyorlar? Nasıl öğrenmişler?” dermiş. İtalyan operet kumpanyasındaki baritonun sesini kıskanırmış. Tramvay arabaları Galatasaray’daki dönemeçten dönerken atların imdadına koşarak onlara yardım eden meşhur tramvay vardacısının kuvvetini kıskanırmış! Şirket kaptanının pala bıyıklarını kıskanırmış. Bindiği arabayı geçen bir kira arabasının içindekileri kıskanırmış. Fakat deli eniştemizin başka bir huya da yine bu kıskançlıkla tezat halindeydi ve bari onu bu huyundan kurtarmaya olsun yarasaydı! Bilirsiniz, insanların bir kısmı hep kendilerine hayrandırlar ve kendi yaptıklarını daima harikulâde bulurlar. Başkalarından gördükleri nezaketi ve iyiliği kendi haklarıymış gibi tabiî addederler. Halbuki kendi verdikleri en küçük bir hediye ile sizi ihya ettiklerine inanırlar. Her gün yaptığınız bir şeye kendileri karıştılar mı, buna ayrı bir kıymet eklemiş olduklarına emin olurlar. Meselâ sizi her gün yemek yediğiniz bir lokantaya davet ederler. Sizin için bu yerin o güne mahsus hiçbir başkalığı olmaması tabiî iken onlar öyle kanaat ederler ki kendilerinin yüzü suyu hürmetine o gün orası sizin için de daha mutena bir yer oluvermiş, yemekler her günküne üstün bir nefasete ermiş ve hayatınızda gece gündüz tekrarlanan yemek yeme hâdisesi mahza bu daveti kendilerinin yapmış olmaları şerefine ayrı bir kıymet almış ve hâtırası unutulmaz bir ziyafet ehemmiyeti kazanmıştır. Onlar size bir tek boyun bağı hediye ettiler mi gûya artık ömrünüzün sonuna kadar takacağınız kıravatlar meselesini halletmişler gibi müftehir bir hal alırlar. Siz, teşekkür ederek, artık başka bir mevzua geçmek isterken onlar size hâlâ bu lûtuflarıyla ne hale geldiğinizi seyreden gözlerle bakarak mahcup olduğunuza hükmederler! Bu adamların kendi azametlerine imanları o kadar hudutsuzdur ki meselâ sizden bir hizmet istedikleri halde bu hizmeti lütfen size kendileri görüyorlarmış gibi müftehir bir hal alırlar. Sizden istifade edemediler mi? “Ben onu adam yerine koydum da kendisinden bir yardım bekledim. Benim bu hüsnüniyetimi anlayamadı. Yazık, adam değilmiş!” derler. Yine bu adamlar sizin bildiğiniz bir mesele hakkında samimiyetle verdiğiniz izahata hiçbir kıymet atfetmezler de kendi söyledikleri rastgele her söz kendilerine bir vecize görünür. Bunların içinde muharrir olanları da vardır ki her hatırlarından geçeni yazıverirlerken bu fikirlere artık katî şekillerini vermiş olduklarını sanırlar. Bu yavan ve perişan sözleri size okuyunca sükûtunuz karşısında, “Sanki neye beğenmiyor? Acaba anlamıyor mu? Yoksa kıskanıyor mu?” diye şaşarlar. İşte, deli eniştemiz de, bütün bu insanlar gibi, kendinin her yaptığını beğenir, her sözünü takdir ederdi. Meselâ “İnsanların tecrübesi daha her sahada terakki etmemiş ve kemale ermemiştir. İnsanlık daha birçok inkılâplar geçirecektir!” mânasına olmak üzere “Daha zamanı cahiliyetteyiz!” derdi. Ve birdenbire sanki mühim bir keşifte bulunmuş, herkesin gözlerini kamaştırmaya lâyık bir hakikat söylemiş gibi, ağzı kulaklarına varan bir tebessümle, karşısındakinden bu sözün ehemmiyetini lâyıkıyla takdir etmesini bekleyerek “Zamanı cahiliyetteyiz! Zamanı cahiliyetteyiz!..” diye tekrar ederdi. Fakat bütün bunlara rağmen de yine bütün âlemi kıskanırdı! Deli eniştemiz hemen herkesi kabahatli ve mesul bilir ve görüştüğü insanların bile doğruluğundan ve tanımadığı kadınların bile iffetinden şüphelenirdi. Meselâ derdi ki: — Ben hiç kimsenin hususî hayatına karışmayı sevmem ve istemem ama şu Şahin Paşa, uçan kuşa borçlu olduğunu herkes bilirken, nasıl oluyor da kumarda bu kadar para kaybediyor, nasıl oluyor da aynı zamanda kocaman bir köşk yaptırıyor, ve nasıl oluyor da, üstelik bir de Avrupa’dan eşya getirtiyor? İşin içinde bir aşiremento var, vesselâm! Ve daha derdi ki: — Ben hiç kimsenin mahrem hayatına karışmayı sevmem ve istemem, amma şu Nazlı Hanımefendi, parasız olduğunu hepimiz biliriz, nasıl oluyor da böyle her sene bir köşk kiralıyor, nasıl oluyor da giydiği feraceye göre Pigmalyon’dan beherini üçer, dörder liraya satın aldığı şemsiyeler kullanıyor, nasıl oluyor da bu kadar para harcıyor? İşin içinde bir katakulli var, besbelli! Hiçbir menfaat hissiyle kurulmuş olmadıklarını bildiğimiz nice insanların yanımızda hiç tatil yapmadan işleyen yalan ve iftira fabrikaları gibi meydana her gün böyle nice yalanlar ve iftiralar çıkardıklarını görmek gözlerimizi açmaya kâfi gelmelidir. Biraz dikkat etsek, bu, hiç tanımadıklarımız hakkında başkalarının sözlerini ne kadar ihtiyatla karşılamak lâzım geldiğini ispat eder. Fakat insanların çoğu hayırhah olmaktan ziyade bedbâhtırlar. Ötekine berikine savrulan bu isnatlardan tiksinmeleri şöyle dursun, bunları, duyulması hoş sözlerden sayarlar ve böyle elâlemi çekiştireni adam yerine koyarlar. Zaten idare edilenler her zaman, kendilerini idare edenlerin en fena huylarla muttasıf olduklarına ve en menfaatçi hesaplarla hareket ettiklerine inanmaya meylederler ve insan cibilliyeti göz önünde tutulunca bu kanaatleri bir dereceye kadar haklı ve doğru da olabilir. Lâkin insanlar her temayüllerinde olduğu gibi bunda da mübalâğaya düşerler. Bu mübalâğacıların en büyüklerinden biri olan deli eniştemizde bu sözler öyle ifratlara varırdı ki dinleyenleri kandıracağı yerde güldürürdü. Ve bu sözler hep gülünç gözükerek tehlikesiz ve ziyansız kalırdı. Filhakika sinsi bir adamın hafif telmihlerle yaydığı şeyler daha ziyade inandırıcıdır ve bir şöhreti zehirlemeye daha ziyade yarar. Üsküdar vapurları bilet gişesinden memurun yüz lira çaldığını söylerseniz sözünüze inandırabilirsiniz. Fakat yüz bin lira ihtilâs olundu! derseniz o gişeye sığmayacak bu yüz bin lira hikâyesi herkesi güldürür. Sözünüze kanmazlar ve memurun para çalmış olduğuna inanmazlar! Eniştemiz bir yandan hakikati dev aynasında görerek ve diğer yandan yabancıları gulyabaniler gibi telâkki ederek artık ancak kendi muhayyelesinde yarattığı bir nevi masal âleminde yaşayan bir adam oluyor, o da her mânasıyla “mythe”lere inanan bir adama dönüyordu. Eniştemizin diğer bazı huyları da belki deliliğine verilebilirdi ama bunlar, tembelliğime uyduğundan, bana munis, hattâ makul gelirdi. Meselâ eniştemiz hayatında intizam ile tatbik ettiği bir usul, iki sıkıntılı işi aynı zamanda takip etmek pek yorgunluklu olduğundan, bunları sıralayarak, her gün ancak bir tek sıkıntıya katlanmak ve bir tek can sıkıcı işle meşgul olmak prensibiydi. Birdenbire bu âdeti herkes makul görebilir, bunda büyük bir hususiyet bulmayabilir, hattâ bunu benimseyebilir. Fakat eniştemiz bu usulü tatbike gösterdiği titizlik bazan başkalarına gülünç gözüken neticelere varıyordu. Meselâ eniştemiz dişçiye gitmek için Evkaf’taki işinin bitmesini bekler, “Şu Evkaf’taki işim hayırlısıyla bir bitsin de, sonra, Allah kısmet ederse, dişimi çektireceğim!” derdi. Fikirlerimizin çoğu o kadar saçmadır ki daima bunlarla harekete kalkışsak bunun birçok mahzurlarını görürdük. Fakat bereket versin ki fertlerin de milletlerin de kendilerini kurtaran bir faziletleri vardır. Bu da kendi koydukları prensiplere muhalif olan tarzda hareket etmek tezadından hiç çekinmemeleridir. Deli eniştemiz de en samimî fikir ve kanaatlerine büyük bir kolaylıkla sadakatsizlik etmesini bilirdi. Hiç onun kadar hakkaniyet hissinden mahrum olan ve taraftarlıkla onun kadar dolu, ailesine ve sevdiklerine ait menfaatleri en büyük kaidelerle en kutsî umdelere tercih etmekte ve üstün tutmakta onun kadar açıkça hazır olan adam görmedim. Başkaları da belki böyledir, ama deli eniştemiz bu hislerini meydana koymakta öyle bir acele ve heyecanla hareket ederdi ki bunlar insanda en küçük bir şüphe bırakmazdı. Hayatta fikirlerine sadık kalmamak rahatlığını her zaman gösterirdi: Sevda romanları okurlar ve aşk nâmeleri yazarlar diye kız çocuklarının tahsiline muarızdı. Fakat kendi kızına Frenk dilleri bahis mevzuu olamazdı, Farisiyi de, “Her kim okur Farisi – gitti dinin yarısi!” beytini zikrederek bertaraf ederdi, ama, Türkçeden başka, Kuran okutmakla iktifa etmeyerek, bir de Arapçayı da okutmaya kalkışmıştı! Zira, kendine hâs şeylerin istisnasile, kendi kızının, içinde bir Müslüman kadının kocasından başka birine gönül verdiği hikâye edilen “Aşk-ı Memnu” gibi sevda romanları okumayacağı ve nâmeler yazmayacağı hakkında tam bir itimadı vardı. Ve bu fikrine sadakatsizliği kendi itikadınca sevgili kızına verdiği en büyük itimat ve muhabbet nişanesi oluyordu. Kızına gösterdiği bu emniyetin şerefile nasıl iftihar duyacağını biliyordum. Âdeti veçhile, yüzü ruhunun içine kadar gümüş, gözleri sevincinden yarı süzülmüş ve dudaklarındaki tebessüm kulaklarına kadar varmıştır. Ve o kendinden geçmiş ve içinden kızına “O senin için değil, evlâdım! Hiç ben seni bilmez miyim? Sevgili kızım, sen oku okuyabildiğin kadar! Eminim ki sevda romanları okuyacak değilsin! Ve yaz yazabildiğin kadar! Eminim ki aşk nâmeleri yazacak değilsin!” diye hitap etmiş olacaktır! Fakat, her tuhaf fıkra Nasreddin Hoca’ya atfedildiği gibi, yazık ki şöhretiniz bir kere deli diye çıktı mı, insanların en makul hareketinize bile “Delilik!” demeleri âdet ve herkesin size delilik isnat etmekte birbiriyle âdeta rekabet etmeleri kaidedir. Deli eniştemizin etrafına garip görünen bazı huyları ise bana bilâkis mantıkî görünüyordu. Meselâ eniştemiz oyun oynamayı, bilhassa pokeri pek severdi. Fakat oynarken namaz vakti geldi mi, kâğıtları masanın üstüne bırakır ve yakın bir yerde namaza dururmuş. Babam, amcam, komşu Şahin Paşa ve mösyö Timoni namazın bitmesini beklerler, “Hacı Beyin deliliği yüzünden neler çekiyoruz!” derlermiş ve, eniştemize sorarsanız, babam enfiye çeker, amcam lâhavle çeker, Şahin Paşa tespihini çeker ve Mösyö Timoni içini çekermiş! Bazan onlar oyunlarına devam ederlermiş. Ve namaz kılarken oyunu merak eden eniştemiz, iki rekât arasında, iki tarafına “Esselâmüaleyküm ve rahmetullah!” diye selâm vererek namazını bozar, yanında oyun oynayanlara kimin kazanıp kimin kaybettiğini sorar, cevap alınca yine “Allahüekber!” diye tekbir getirerek öteki rekâte başlarmış! Nihayet namaz biter, eniştemiz selâm verir, sağına soluna üfler, dua eder ve yine poker partisine devam edermiş. İşte bunu görenler onun bu âdetine de “Delilik!” diye gülüyorlardı. Fakat madem ki kumar oynamak, günah sayılsa da, münkir olmak demek değildir; poker oynayan adam, günahkâr olsa da, münkir sayılmaz. Manzara belki gülünç olsa da, bu hareketlerde hiçbir tezat yok, çünkü inanmakla poker oynamak arasında tezat yoktur. Madem ki bir mutekidin kumarbaz yahut bir kumarbazın mutekit olabileceğini kabul ediyorsunuz, velev günah işlediği bir anda mutekit olan eniştemizin dinin emrini de aynı zamanda yerine getirmek istemesi makul sayılmalıdır. Bunların biri ötekinin vaktinin geçmesine sebep olursa elbette vakti geçecek şeyi yaparak berikini bir müddet geriye bırakmak makuldü. Eniştemiz bunu yapmakla mantıkî hareket etmiş oluyordu. Fakat isminiz bir kere deli diye çıktı mı kime dert anlatabilirsiniz? Makul olup da deli sanılmak hüznünü şüphesiz eniştemiz de bol bol tatmış olmalıydı. Ve belki de klâsik mısralarımızdan birini bunun için, yani kendisini düşünerek tekrar etmesini sever, bazan kendi kendine ehemmiyet veren ilhamlı bir yüzle “Bu bir zibâ reviştir; âkil ol, divane sansınlar!” derdi.



Benzer Kitaplar