YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Aşk İmiş Her Ne Vâr Âlemde / Aşka Dair Seçilmiş Mısralar ve Beyitler 1417-1950

Aşk İmiş Her Ne Vâr Âlemde / Aşka Dair Seçilmiş Mısralar ve Beyitler 1417-1950

Yazar:

Kategori: Şiir

ISBN: 978-975-08-1082-1

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 04.2006

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 3.61 TL   Etiket Fiyatı : 5.56 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 92
Boyut : 13.5 x 21 cm
Tekrar Baskı : 2. Baskı / 04.2012

Abdülhak Şinasi Hisar bu kez “edebiyatımızın has bahçesi”nde dolaşıyor: Aşk İmiş Her Ne Vâr Âlemde – Aşka Dair Seçilmiş Mısralar ve Beyitler, Hisar’ın, 1417’den 1950’ye, Nesîmî’den Hüseyin Sîret’e, divan şiirinin “klasik” şairlerinden seçtiği mısralardan oluşuyor… “Aşka ve onun akrabası hislere dair” seçme mısraları bir araya getiren bu antoloji, ilk kez 1955’te yayımlandığı yayınevine geri dönüyor…

Önsöz

Divan şiiri, edebiyatımızın bir has bahçesi gibidir. Bu zaman ve bu iklim içinde her his ve her fikir, klasik bir zevkle duyulur, tıraşide bir üslûbla yazılır ve üstâdâne bir edâ ile söylenilirdi. Öyle ki, bu edebiyatı, beş, beş buçuk asırlık şairlerimiz, şiirlerinin kalıpları, vezin ve kafiyeleri içine gönüllerinin, ruhlarının seslerini neylere üfler gibi üfleye üfleye büyülemişlerdir. İşte böyle her mısra, erişmek istedikleri kemali bulunca, onlar da: “Eş’ârı böyle söyler üstâd söyleyince!” derlerdi. Her mısraları bir icmâl olan bu klasik şairler, hiçbir zaman acele ve ihmal ile değil de her zaman dikkat ve itina ile okunmak isterler. Bu şairlerin, beşerî, dünyevî hislerle birlikte aşk ve sevdayı da derin derin duydukları görülür. Gönüllerini hemen her zaman bir aşk ve vuslat hayali kaplar. İnsan talihinin aşk mucizesiyle olan alâkasını her zaman duyarlar. Bu zamanların şairleri de, mahrem duygularını ve sevgilerini uzun uzun söylerler. Fakat onlar aşklarını anlatırken bile klasik kalmayı bilir, yani her türlü şahsî hayat şartlarından tecerrüd etmiş en şümullü bir beşer talihi içinde, ebediyet boyu gelip geçmiş mevsimlerin, bütün günler ve gecelerin, daha da geçecek zaman ile başkalarının da iştirak edecekleri hisleri dile getirirler. Bu zamanların şairleri, hayatın gündelik icaplarının değil, bütün zamanlara ait beşerî hislerin, aşkların kâtipleri olur ve mısraları da, birer darbımesel gibi nesilden nesile geçerek duyulur.
Bu zamanların şairlerinin aşk bahsinde bir görenekleri, muayyen mazmunları, cevaz verilmiş mevzuları vardır. Birçok şairler aşktan bahsederken maddî hislerini manen fikirlerle o kadar karıştırırlar ki bunların cismanî ve ruhî ibtilâları müşterek bir varlık gibidir ve o kadar gayr-i vâzıhtırlardır ki, bir mazmun ile ifade edilen bu aşkın cinsiyeti bile çok defa tamamen belirmez. Hattâ mâşuk kelimesi de bazan tasavvufî mânâsiyle kabul edilmiş olur. Bu zaman şairlerinin biri: “Sûfî mecâz anladı yâre mahabbetim / Âlemde kimse bilmedi gitti hakikatim!” diyor.
Bu şairler, bütün hususiyetlerine, yaşadıkları devir farklarına, şahsî şivelerine, zatî seslerine rağmen, birbirlerine daima biraz akrabadırlar. Yine bu şairler, kendi hususiyetlerine sadık kaldıkları halde bazan da beklenmedik başkalıklar gösterirler. Bütün bu ruhların ve bu zevklerin değişik mevsimleriyle dağınık duyguları, bazan birbirlerine benzemeyen şairleri birbirlerine yaklaştırır; bazan da birbirlerine benzeyenleri birbirlerinden uzaklaştırır.
Şairleri dinlersek, geçen asırlara rağmen, bize, insan gönüllerinde de, insan cemiyetlerinde de aşk faslında büyük değişiklikler olmamış gibi gelir. Ne kadar şahsî fikir ve hisleri anlatmak isteseler de, mısraları hemen hemen aynı hisler, kelimeler ve ifade ile bir edebiyat tarihi dersi vermiş, bir edebiyat hulâsası yapmış gibi olur. İnsan vücut ve ruhunun tabiî bir incizâbla duydukları aşkları şairler hemen her zaman bir iman, bazan bir buhran halinde, nakaratlarla terennüm etmişlerdir. Bazan saadet demlerinde sazlarla birlikte söylemişler, bazan da felâket zamanlarında feryadlarla inlemişlerdir. Hissettikleri aşklar bazan tabiat değiştirir: Bazan mecnun, coşkun, vefakâr, fedakâr olur; bazan ruhun ihtiyacı olmaktan ziyade, vücudun bir âdetine döner; bazan da bir azap, bir humma olur. Fakat bütün ömürlerince, mevsimler ve devirler gelip geçtikçe, bozulup değiştikçe, onların üslûblaşmış dilleri, tıpkı dinleri gibi her zaman olduğu şekilde kalır.
Ezelden müştak gönülleri, insan güzelliklerine her an hayrandır; Müslüman ruhları “payen” şarkılar söyler, bahar bir aşk devri, bir vuslat mevsimi, gül ve bülbül eyyâmı olur. Böylece bu zaman şairlerinin şiirlerinde açan güller, şakıyan bülbüller, bir ebedî bahar havası vardır. Bu zamanların şairleri, sevgililerinin yüzlerinde ve vücutlarındaki güzellikleri, gözleri, kaşları, ağzı, dudakları, saçları, kolları, elleri, ayakları, boyları terennüm ederler. Bir aşkla, bir aşk mevsimiyle iktifa etmeyen gönüllerinin geçici, hevâ vü heveslerinden dem vururlar. Vefalı, daüssılalı aşkların mucizelerini duyururlar. Onların her türlü hislerle geçirmiş oldukları zamanları vardır. Yâr diye sevdikleri, kendilerine bir siyânet meleği gibi görünen cânânları, derken dünyayı zindan eden dildârları vardır. Birer humma gibi duyulan kara sevdalara uğrarlar. O sevgilileri imâleli telâffuzlarıyla, yâr, cânân, dildâr diye çağırırlar, methederler, onlara şükrederler, sitem ederler ve onları yâdederler. Kâm ve vuslatın nimetini, saadetini, cennetini; hasret ve hicrânın hastalığını, buhrânını, menfâsını; nihayet yâd ve tahatturun tesellisini ve tedavisini bize duyuran bu şairler, denilebilir ki birtakım sihirbazlardır. Nice vuslatların sonu ya firak ve iftirak, ya hasret ve hicrândır. Biz de, gün gelip, bir aşk baharının uçmuş kokularını arar, daha uzun sürecek bir yâd ve tahattur mevsimine geçeriz. Mevsimler geçer, yaşlar değişir ve biz de inkılâb ederiz. Bir zamanlar en ziyade iştiyak duyduğumuz bir şairden bir başka şaire intikal ederiz. Birini pek ziyade beğenirken, gün gelir, bir ötekini daha ziyade sevmeğe koyulur, belki eski zevkimize de ihanet etmiş gibi oluruz. Şairlerin kendileri de gönüllerinde bir hevâ vü hevesle dolaşırken başka bir havaya kapılmış olurlar. Bir şairin ismini hevâ vü heves faslında ararken hasret ve hicrân faslında buluruz. Bu küçük kitabın muhtelif fasıllarında şairler için de kendimiz için de bunun mukadder olduğunu anlarız.

Divan şiirimizin en büyük sekiz, on şairi arasında, denilebilir ki hiç olmazsa ikisi, biri ruh ve diğeri vücut hislerini dâhiyâne ifade edişleriyle dünya çapındadırlar.
Fuzûlî’nin, hemen peygamberâne bir edâ ile: “Aşk imiş her ne vâr âlemde – İlm bir kîl ü ka-l imiş ancak” demesi, geçmiş ve geçecek asırlara ölmez bir hakikatin izahıdır. “Aşkında müptelâlığımı aybeden sanır – Kim olmak ihtiyâr iledir mübtelâ sana!” demesi de aşk hürriyetinin veciz bir ifadesidir. Tarihten evvelki zamanların büyük mahlûkları gibi, ruhunun enginliğiyle aşkın ciddiyetini, taassubunu duyan ve karîhasının genişliğini maveraî sesiyle duyuran, orta halli bir aşkla iktifa edemeyen Fuzûlî, Mecnûn bakışlı, Leylâ edâlı, vefalı, hummalı, kara sevdalı, ihtişamlı bir aşkın şairidir. Şairleri tekin saymayan eski zaman adamları, işte bunun içindir ki onu bir velî telâkki eder, divanının sahifelerini açmakla tefe’ül ederlerdi. Ve işte bunun içindir ki Ahmet Haşim: “İçmişti Fuzûlî bu alevden / Düşmüştü bu iksîr ile Mecnûn / Şi’rin sana anlattığı hâle” diyor.
Nedîm’in ismini ne zaman işitsem, kendi mısraını duyarım: “Nedîm nâmına bir şair-i cihân var imiş!” Nedîm denir denmez, ilkbaharların aşkları hatırlanır. İlkbahar günler ve gecelerinin bülbülleri, şarkıları, sazlar, şiir okuyan sevgililer duyulur. Sarışın ve esmer sevgililere benzeyen günler ve geceler gelip geçer, Nedîm bunları birbirinden tefrik edemez: “Bir cebînin bir dahi zülf-i siyeh-fâmın bilir / Dil ne subhun fark eder billâh ne akşâmın bilir” der. Sevgililere benzeyen sarışın ve esmer mevsimler gelip geçer ve Nedîm: “Ol perçemin nazîrini, hâtırda mı gönül/?Görmüş idik geçen sene sünbül zamanları” der. Ruh hüznünü ve gönül daüssılasını ifade etmek belki nisbeten kolaydır. Fakat kalblerin dünyevî hazlarının, aşkın vücutlarda uyandırdığı hislerin şiirini vermek belki daha güçtür. Genç, zeki, zarif Nedîm, bu hazların ve bu hislerin şairi olarak, dünyanın en büyüklerinden biridir. Nedîm, hayatı sanattan ve sanatı hayattan hiç ayırmayan ve her sözünü bir şiir halinde duyurmayı bilen bir sanatkârdır. Aşkın genç nüvazişlerini, neşelerini, tebessümlerini, inceliklerini emsalsiz bir dil canlılığı ve canlı bir renk şaşaasiyle; sanatkâr lisanının her kelimesindeki renk ve tadla; neşeli, oynak, parlak ifadeler ve edâlarla duyuran Nedîm de, büyük Fuzûlî karşısında, ayrı bir kutup teşkil etmek mucizesini gösteriyor. Bütün kudemâ arasında onun Divan’ı en canlı kalıyor ve içinde en çok safî şiir mısraları bulunan da odur.
Bu zamanlar şairlerinin bazıları da, birden bir ifade hamlesi cesareti ve aşka dair düşüncelerindeki yenilik ve nükteleriyle bizi hayran ederler. Birçok mısraları cidden üstâdâne olan Nâilî-i Kadîm: “Bahârı neyleriz, ol gülizâr-ı gonce-femin / Gülüp açılması bin nevbahâra değmez mi” derken, “bin” kelimesinin içinde topladığı rakamları sayar gibi imâlesi ve bundan sonraki “nevbahâr” kelimesinin, açılan çiçekleri duyurur, koklatır gibi başlaması bir lisan mucizesi değil midir? “Kadem kadem gece teşrîfi Nâilî ol mehin / Cihân cihân elem-i intizâra değmez mi” deyişindeki edâ cidden mükemmel değil midir? Yenişehirli Avnî Bey’in: “Gûyâ ki padişâh olurum mülk-i âleme / Meşgûl-i şerh-i aşk u garâm olduğum zamân” beyti, romancıların uzun uzun aşktan bahsettikleri zamanlar duydukları fikrî ve felsefî bir ihtiyaca, tattıkları ruhî ve kalbî bir zevke doğrudan doğruya tercüman olmuyor mu?

Biz bugün kudemâdan bahsederken, kolaylık olsun diye “divan edebiyatı” diyoruz. Bu, uydurma bir tâbirdir. Onlar kendilerine sadece şair; kullandıkları aruz’a, vezin ve şiir kitaplarına da, manzumelerini malûm teşrifatla sıraya koyarak, “dîvân” derlerdi. Kudemâdan sonrakiler “dîvân” tertibinden vazgeçtilerse de, yine aruz vezniyle yazdıkları şiirleri, divan şiirinin tabiî bir devamı ve ma-ba’didir. Yüzlerce senelerden beridir, beş, beş buçuk asır, bizim klasik zevkimiz devam ettiği müddetçe yazılmış bütün bu mısralar, denilebilir ki bütün divan şiiri, harici zevâidinden tecrît edildiği takdirde, yalnız öz mısralardan ibaret birer mısra ve beyit müntahabâtı olmak sevdâsındadır. Şairlerin de asıl şair oldukları zamanlarda yazdıklarıyla böyle birer antoloji meydana gelmiş olur.
Bu küçük kitapta, yalnız aşka ve onun akrabası hislere dair ve yalnız aruz vezniyle yazılmış olan mısralar var. Dilimizin, ebediyet için söylenmiş olduklarına inandığımız bu mısralarını vezinleri dolayısıyla, bir nevi veda gibi telâkki edemeyiz. Bu mısralar, modası geçmiş bazı kelimelerine rağmen, Türkçemizin ebedî hayatıyla beraberdirler. Zaten bütün bu zamanlar şairleri de, tekmîl manzumelerle dolu unutulmuş sahifeler arasında bir tek mısraları canlı kalabilmişse kendilerini bahtiyar sayıyor, bunu biliyor ve söylüyorlardı: “Eğer maksud eserse mısra-ı berceste kâfîdir!”
Bu küçük kitabın, kendi zevkimden başka bir iddiası olsaydı, şimdiye kadar tabedilmiş veya edilmemiş bütün divan, divançe, defter, ve müntahabâtı taramak, aşka dair ne kadar manzume, beyit ve mısra varsa hepsini aramak, bulmak icab edecekti. Halbuki, bu küçük kitap bir zevk ve tesadüf mahsulüdür; bu beyitler ve mısralar gençliğimden beri tesadüfen okumuş, beğenmiş, sevmiş ve kaydetmiş olduklarımdan ibarettir. Bir ömür boyunca, ayrı ayrı zevkle seçilmiş bu mısralar arasına muhakkak daha nice girecekler vardır ki –ne yazık!– okumamış, farkedilmemiş, unutulmuş, yazılmamıştır. Böyle defterleri olanlar, bu mısraları başkalarından buldukça memnuniyetleri artar. Bu nevi müntahabât kitaplarının hemen müşterek birtakım tashihler, ilâveler ve ikmallerle vücuda getirilmesi tabiî olur. Bütün bu “güldeste”lerimiz aynı noksanlar, kusurlar ve dertlerle malûldürler: Bazı güzel mısralar vardır ki, bunların şairleri bilinmez. Eskiler, bu gibi mısraların altlarına, “bilmem” mânâsına gelen “lâedrî” kelimesini yazarlardı. Fakat ne yazık ki, bununla iktifa etmeyerek bazan da bir şairin beyit ve mısraını başka bir şaire atfettikleri olurdu. Bunun için, nisbeten az yanlışlı matbu divanlar yanında, çok yanlışlı müntahabat kitapları da meydana getirmişlerdir. Bu küçük kitapta, kailleri hiç bilinmeyen veya muhtelif şairlere atfedilen beyit ve mısraların altlarına meçhul demekle iktifa ettim. Eğer bu mısraları şairlerine kavuşturmak nasib olsaydı, belki bir sevab işlenmiş olurdu.
Bazı güzel mısraların şairlerinin de divanları, divançeleri yoktur. Bu gibilerden, şuara tezkirelerinin doğum ve ölümlerini bildirmedikleri vardır. Dolayısıyla, bir antolojiye alınacak mısralar, benim de arzu etmiş olduğum gibi tarih sırasıyla tasnîf edilmek istenilince, bazıları için ancak tahminî bir sıra alınabiliyor.
Şimdi diyebiliriz ki, geçmiş bunca zamanların nice şairlerinin duymuş ve söylemiş oldukları bu mısralar, şiir lisanının her türlü ilme yabancı ve bambaşka sihriyle şuurumuza yerleşmiş, sinmiş, öyle ki, hafızamızın fezâsı içindeki uzun ve uzak seyahatlerinde düşe kalka bir ara kaybolmuş, görünmez gibi olmuşlarken, bir gece, yine hâfızamızda kuyruklu yıldızlar gibi, eski ışıklarıyla, bütün şaşaalarıyla, tekrar pırıldar bulduklarımız, bize, yakın akrabalıklarını artık tasdik etmiş olduklarımızdır. Ve bunların hepsi için de diyebiliriz ki:
“Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sedâ imiş!..”



Benzer Kitaplar