YKY - Yapı Kredi Yayınları
Sepet Ürün bulunmaktadır.
Ahmet Haşim: Şiiri ve Hayatı

Ahmet Haşim: Şiiri ve Hayatı

ISBN: 975-08-1072-2

YKY'de İlk Baskı Tarihi: 01.2006

100 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz.
%35İNDİRİM 3.61 TL   Etiket Fiyatı : 5.56 TL
TÜKENDİ

Pandemi sebebiyle siparişiniz en geç 2 iş günü içerisinde kargoya teslim edilir.

Genel BilgilerTadımlık
Sayfa Sayısı : 132
Boyut : 13.5 x 21 cm

Hâşim’in şiir ve hayat serüvenini en ince ayrıntılarıyla anlatan Hisar, büyük bir saygı duyduğu şairin kişilik tahliline girişmekten de kendini alamıyor. Modern Türk şiirinin ana kapısı sayılan Hâşim hakkında yazılmış bu önemli kitap aynı zamanda büyük bir dostluğun derin izlerini taşıyor.

Dostumuzun Garip Huyları

Her insan doğuşu, bir nevi dünya doğuşu sayılmalıdır. Şair dostumuz dünyaya gelirken, günün birinde göze çarpacak şiir mucizesini halkedecek tabiatıyla ruhunda gizli hastalıklar, nice malûl talihsizlikler ve ıstırapları beraber getirmiş olacaktır. Melekâne hislerle şeytanî duyguların karıştığı beklenmedik bir yekûn oluyordu. Hâşim, mütemadiyen mübalağa eder, yani yalan söyler, darılır, barışır, affeder, mâzur sayılır, yani mâzur görülürdü. Bir dosta şu garip gelen sözleri söylerdi: “Bak,” derdi, “sen benim için iyi dostumsun amma, ben bundan sonra senin en büyük düşmanın olacağım! Bunu bilmiş ol! Bundan sonra sana ne felaket gelirse benden bil!” Ve daha hazini, yalan ve iftira ile icraata geçtiği de olurdu. Mesela dostu olan, her zaman münasebette bulunduğu, beraber çalıştığı memur, ressam ve muharrir bir arkadaşı için, barışıkken söylediği sözler, sonra dargınken söyledikleri yan yana gelirse, birbirlerinin tam zıddını teşkil ederdi. Barışıkken: “O doğduğu zaman etrafını saran periler ellerine bereketin mucizesini getirmişler! Elleri neye sürülse feyizlendiriyor! Mektebi doğrudan doğruya ona bir iş vermek için ihdas etmişlerdi! O şimdi bunu umum için lüzumlu bir müessese haline koydu. Meğer ne büyük bir idare ve icraat adamı imiş! Bizde güzel sanatlar diye bir şey yoktu. Onun mucizeli ellerinde yoktan var oldu!” Dargınken: “Mektebi de kendi evi gibi hava almaz, nur görmez, kafesli, sıtmalı bir izbeye çevirdi! Hayat ondan her sahada kaçıyor. Elleri neye dokunsa onlar sun’î bir şey oluyor! Bahçede çok sıkışık ve âdeta yan yana diktirdiği selviler bile şimdiden ölmeye mahkûm ve, mektebin güzel sanatlara teşkil ettiği türbe yanında, bir ölüye yanan mumlar gibi dizilmiş duruyor!” Ahmet Hâşim, hayatın hâdiseleri ve şahısların tabiatları güya muntazam olmayan, silik görünen şekillerde meydana geldikleri cihetle, “Sanatkâr hâdisatı tanzim etmek hakkına maliktir. Hatta belki bu onun vazifesidir.” derdi. Yani bunları tadil ve ıslah etmeli imiş! İşte Ahmet Hâşim bu nazariye ile yola çıkar, ve prensip namına iftira ederdi. Ve sonra da, “İftira ettim!” derdi. Bir dükkâna girerken size uzun uzun methetmiş olduğu bir adama orada tesadüf edince kendisine karşı beklediği kadar muhabbetli ve nezaketli görünmedi ve bu itibarla kendisini sizin önünüzde mahcub düşürdü diye dükkândan çıkar çkmaz yine size aynı adamı bu defa da uzun uzun çekiştirirdi. Ve siz bunlar mı doğru, deminki methiyeler mi gerçek, hangisi yanlış, bu tezad nedir? diye şaşırır kalırdınız. Fakat bu oyunun bir üçüncü perdesi de vardı ki o büsbütün parlaktı: Aradan birkaç gün geçince, o dükkândaki arkadaşıyla tekrar barışmış olur ve bundan sonra size tesadüf eder etmez acele yanınıza sokulur, vicdanını tatmin eden bir vazifeyi yapan bir adam ferahlığıyla memnun ve ciddi, tam bir saffet, kanaatle artık son sözünü söyler gibi, “Ha, filanca ile barıştım,“ derdi, “hani geçen gün onun hakkında size bir şeyler söylemiştim. Tabii hepsi yalandı! Bunları unutun!” Ahmet Hâşim, en fantezist ruhuyla, size kendisi tanıştırmış olduğu adamlarla sonra kendisi darılınca, siz hâlâ onlarla görüşüyorsunuz diye, size de darılırdı. Kimleri vaktiyle onun vasıtasıyla tanımış olduğunuzu hatırlamalı, onlarla onun arasının açılmış olduğunu derhal duymalı ve siz de onlarla münasebetinizi kesmeli idiniz. Zira o sizinle münasebetini kesmek isterdi. Nasıl ki, Yakup Kadri yazılarını İkdam’da neşrederken, Ahmet Hâşim’in ısrarı üzerine bir gazete idarehânesine bir muharrirenin yazılarını da kabul ettirmiş. Bir müddet sonra Hâşim’in o kadınla arası açılmış. Yakup Kadri hayretle ondan bir mektup almış. Hâşim ona, “Hâlâ bu kadını idarehânede tutuyor musunuz?” diyormuş. Bu âsab ve bu değişmelerle darılmamış ve sonra kâh barışmış kâh hiç barışmamış lâkin barıştıklarıyla tekrar kavgalaşmamış olduğu bir iki arkadaşı ya vardı, ya yoktu. Bir gün ben yoldan geçerken yemek yediği lokantadan beni çağırdı. Müstesna bir derece hiddetle ateş püskürüyordu. Garsonları öyle bağıra bağıra ve uzun uzun azarlıyordu ki alışmadıkları bu silsileli cümlelere şaşan garsonlar bu sözlerin kendilerine aidiyetini anlamayarak alınmıyorlar, sakin kalıyorlardı. Hâşim’in kafasında gök gürleyişleri, gözlerinde elektrikli havaların gizli şimşekleri vardı. Muhakkak, kimi görse çatacaktı. “Canım, neniz var?” dedim. İş anlaşıldı: Meğer bir saat sonra akrabasından hiç sevmediği birisiyle randevusu varmış! Ahmet Hâşim’in öyle bir kafası vardı ki kendisine yapılmış bir iyiliği hazmedemez, zihninde büyütür, bunu yapmış olan adamın bundan birtakım ahkâm çıkaracağına hükmeder, kendi üzerinde bir velâyet hakkı duyacağını farzeder ve zihni böylece yavaş yavaş o adamın aleyhine harekete gelerek ve işleyerek eğer ona karşı istiklâlini ispat etmezse bir nevi himayenin hacaleti altında kalacağını sanır, nihayet günün birinde artık duramaz, yapılacak en müstacel iş olmak üzere gider, bu kendisine iyiliği dokunmuş olan adama çatardı. Ahmet Hâşim hayatında böylece kendisine bir yardım etmek fırsatını bulmuş olan bütün insanlara, bu iyiliklerinin hâtırası kendisinde daha silinmeden evvel, hücum etmek mecburiyetini duymuş ve hücum etmiştir. Birdenbire, bir hastalık suretinde, öteki beriki hakkında şiddetli bir kin duyar ve bir intikam almak isterdi. Yine, başka bir gün, benim yanımda, bir dükkânda, her zaman alışveriş ettiği bir dükkâncıya hem haksız, hem o kadar şiddetli bir surette çıkıştı ki, bu meseleyi kapatmak ve adamın gönlünü almak için ona hak vermeye mecbur olmuştum. O zaman dükkândan çıkar çıkmaz öfkesini bana çevirdi: “Siz ona acıdınız ama, korkmayın, alacağı olsun! Günün birinde elbette gider, onu bir temiz döverim!” dedi. Ben de, “Size darılmadım, çünkü mâzursunuz!” diye cevap verdim. Zira, hakikaten kanaatim, onun mâzur oluşuydu. Mâzurdu, çünkü âsâbı bozuk, kendisi hastaydı. Güzel bir yaz akşamının kalabalığı içinde bir zevkle gezindiğimiz zamanlar, Ahmet Hâşim kendisini güya davetlisi olmadığı bir ziyafetin yabancısı telâkki ediyordu. Bütün bu tabii zevklerden kendi payı olmadığını sanır ve hasta âsâbıyla bunları duyamazdı. Zira sanırdı ki, başkasının neşesi kendi aleyhine bir hıyanet, başkalarının rahatı kendi aleyhine bir ihanettir. Bu kalp, sanki zehr ile dolmuş, bîtâb kalmıştı, bedbaht olmalıydı. Sisli, yağışlı bir akşamdı, bindiğim trenin penceresinden, duygularını ve yaşayış tarzlarını o kadar duyduğum, bildiğim İstanbul halkına, peronda gezinen, konuşan ve koşuşan halka bakıyordum. Ve kalbimden bir muhabbet ve bir merhamet taşıyordu. İnsanlara acıyordum. Çok kere ve ne kadar nafile yere birbirimizi yaralarız! “Kalbimde duyduğum bu merhameti ve bu şefkati söyleyebilsem!” diyordum. Ve uzaktan Ahmet Hâşim’i görünce duydum ki gönlüm muhabbetle açıldı, gülümsedi: Hâşim! Fakat o zehirle dolu, yüzü çatılmış ve bu halk arasına ruhunun acısıyla homurdanan bir sükûtla karışmıştı. İstasyonu dolduran hayaletleri şahsî düşmanları gibi telâkki ettiği şüphesizdi. Zavallı! Bir suikasta mahkûm olduğuna kanaat ediyordu. Onu tecrid etmişler, aleyhine bir sükût komplosu kurulmuş, unutturmuşlar, öyle ki onu biz bile unutmuşuz! O kadar hazin bir anlaşmazlık timsali ve âdeta heykeli gibi bir şey olmuştu ki kaşları, gözleri, ağzı ve bütün yüzü çatık, söylediği sözlerin artık hakikatle hiçbir alâkası kalmamıştı. Asabının kendisine oynadığı oyunla talihsizliğinin nasıl zebunu bir mahlûk olduğunu o akşam daha iyi gördüm ve anladım ve bunun için diyorum ki “mazurdu”. Hayatının bu gülünç vak’alarında Ahmet Hâşim’in büyük öfkesi, hiddetinin yüksek derecesi, küfürbaz telâkatinin şivesi, muhayyelesinin aşkı, ufuklar, hüviyetinin hususiyeti, manzarasının keskinliği, bu hâdiselerde cevapları, muhakemesi, kendisini müdafaası, bu vak’aları tahlil edilmez bir tuhaflıkla en büyük komiklerin güldürücü sanatına yükseltiyor ve insanı güldürmekten katıltıyordu. Bir gün, daha hazîn ve daha fecî bir olayla karşılaştık. Ahmet Hâşim’in Mütareke zamanında askerlikten terhis olununca büyük bir parasızlıkla karşılaştığını biliyordum. Hâşim, kendisine yapılacak bir iş de bulunmadığı bu sırada, eski bir mektep arkadaşının çok zengin olmayan ailesi nezdinde misafir kalmıştı. Bu aile, tam mânâsıyla, kendisini besledi. Fakat, geçen zaman ile, arkadaşı bir hanımla evlendi. Galiba en evvel, akla gelmeyen bir kıskançlık yüzünden, sonra da birçok anlaşılmazlıklar yüzünden Ahmet Hâşim’le bu aile erkânı arası fena halde açılmıştı. Bir gün müthiş “mythomanie”sinin en acı ve hatır ve hayale gelmeyen sözlerini, iddialarını duymaya koyulduk. Şair dostumuzun muhakemesi, mazisini müdafaa ve muhafaza edemiyordu. Herkes kendi geçmiş zaman hâtıralarını mukaddesatı arasında saklayabilir. Bu en eski hâtıralar kendi ömrümüzün mukaddes zamanları olurken, şair dostumuzun “monstrueux” tarafı meydana çıkmış oluyor, bozulan âsâbı ve âdeta şeytanî ruhuyla, bizim de şahit olduğumuz eski hâtıralarını hamur gibi karıştırıyor, zehirliyor, malûl, hasta kuvve-i muhayyelesiyle, kendi çektiği “angoisses”lar içinde, eski mâsum ve mübarek kalan hâtıralarını zehirliyor ve bizim şahit olduğumuz bütün bu hâtıralarını şimdi başka şekillere inkılâb ettirerek, vaktinde kendisine yardım eden bu aile erkânını bir sirkat hâdisesi içinde bulmuş gibi, ”O zamanlarda benim dolaklarım kaybolmuştu. Şimdi anlıyorum ki, bunları mutlaka kendileri çalmış olacaklardır!” diyordu. Bu dolaklar, askerlerin bacaklarına sardıkları bez parçaları olduğundan, kimselere yaramayacağı düşünülünce, bu bozuk böbrekler üstünde işleyen bu muhakeme, bu kafa, her şeyin bozulup hatır ve hayale gelmeyecek şekillere girdiği anlaşılıyor ve görülüyor ki, şefkat, muhabbet, mâzi ve hâtıralar hep çözülüp çürüyüp tamamıyla bozuluyor ve işte bunun içindir ki, Ahmet Hâşim tamamıyla mâzur görülüyordu. Bu zamanlar geçtikten sonra bu aile erkânı da onu mâzur görmüşler ve gene dost olmuşlardı.



Benzer Kitaplar